Etnik fanatik açılımı

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Bir kere daha anlaşıldı ki, Türkiye AB’ye girmeye aday olmanın bedelini, devlete düşmanlaştırılan kitlelerin isyanına göz yumarak, terör ve şiddete taviz vererek ödüyor.

Türkiye vahşi batıya döndü. Devletin bütünlüğü, milletin can ve mal güvenliği tehdit altında.
Ülkede etnik ayrışma temeline dayalı politika yapmak serbest. Halkı kendi devletine karşı kin ve isyana sevk etmek, iç savaş kışkırtıcılığı yapanları, ülkeyi yakıp yıkanları, askere polise kurşun sıkanları, yollara mayın döşeyenleri sahiplenerek onların sözcülüğünü yapmak ve  “onlar bizim kardeşimizdir, Sayın Abdullah Öcalan muhatap alınmalıdır” gibi kamu vicdanını yaralayan beyanlarda bulunmak, günümüzde olağan hale geldi.
Bu durumdan güç ve cesaret alan kanlı terör örgütünün doğal müttefikleri, devlete kafa tutacak kadar ileri gidebiliyorlar.
Bu başıboşluktan yararlanan bazı yandaş yazarların kamuoyuna pompaladıkları karanlık fikirler, teröristlerin yollara döşediği mayınlardan daha büyük tehlike saçmaktadır. Bu etnik fanatik takım, başından beri planlı olarak devleti terörle ‘siyasi çözüm’ arasında bir seçim yapmaya zorlayıp durmaktadır.
Bu etnik fanatikler, her olayda saldırıya maruz kalan devletten yana değil de, eline silah alıp dağa çıkandan, kan dökenden, vuran, kıran ve öldürenden; askere, polise kurşun sıkanlardan yana tavır koydukları için terör ülkenin değişmez kaderi haline gelmiştir.
Artık vatanın bölünmez yapısı ve ulus devlet dokusu bile tartışma konusu yapılarak ülkenin gündemine oturmuştur.   
Ne hazindir ki Türkiye bugün, 86 yıldan beri görmediği ve yaşamadığı erozyonu, ayrışmayı yaşamaktadır.
Durum ülkenin geleceği, milletin selameti açısından oldukça kaygı vericidir.
Bunca tavize, Avrupa Birliği’ne girmeye talip olduğumuz için mi katlanılmaktadır?
AB’ye girmeye talip olmanın bedeli etnik ayrışmaya dayalı politika yapmak mıdır?
AB’ye girmeye talip olmanın bedeli, halkın ortak değerlerinin yok edilmesine seyirci kalmak mıdır?
AB’ye girmeye talip olmanın bedeli, devlete bağlı kitleleri devlete düşman haline getirerek kin ve isyana sevk etmeye çalışanlara göz yummak mıdır?
AB’ye girmeye talip olmanın bedeli, devletin otoritesini yıkmaya yok etmeye yönelenlerin önünü açmak mıdır? Evet, Avrupa Birliği’ne girelim; ama devletin elini zayıflatarak, terör ve şiddete taviz vererek milli birliğimizi ve bütünlüğümüzü bozdurarak değil.
Zira:  “Milli varlığımızın devamını milli birlik ve beraberlikte görmekteyiz”  diyen, aklın, mantığın ve izanın sesine kulak verelim. Her devlet gibi Türkiye’nin de varlığını ilelebet yaşatması için milli birliğini ve bütünlüğünü korumak zorunda olduğunu unutmayalım.
Aksi halde, kanun ve nizam hâkimiyetinin sağlanamadığı bir ülkede otorite boşluğu doğar, adalet yozlaşır, kaos başlar, o zaman da haksızlar haklıyı boğar.
* Fahri Yakar

+++

Kahramanca kurulur, korkakça yıkılır
86 yıl önce “Ne halife, ne sultan” diyerek Cumhuriyet’i kurdu bu millet. 86 yıl sonra korkakça, “İstemezük” sesleriyle “Yaşasın hem halife, hem sultan” diyerek yıkılıyor Cumhuriyet.
“Söz ola kestire başı”
İyi de, başı kim kstirecek?
Gerekirse başı indirebilecek adamların çoğu içerde. Dışarıdakiler sindirilmiş.
Kelle koltukta geziyorlar. Artık ferman padişahın, zindan onların.
* Turan Kırılmazoğlu / Emekli öğretmen

+++

Lord Curzon’u haklı çıkaranlar
Lozan’da sekiz ay süren görüşmelerin kesildiği bir noktada Mustafa Kemal basına şöyle seslenir: “Efendiler; bu memleketi esirler ülkesi yapamayız. Millet kararını vermiştir. Ancak bütün millet, tam
istiklalinin temin edildiğini görmedikçe, yürümeye
başladığı bu yolda bir an
bile durmayacaktır”.
Görüşmelerin sonunda, İngiliz temsilcisi Lord Curzon, İnönü’ye “Biz de her reddettiğinizi cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. Harap bir memleketi nasıl ayağa kaldıracaksınız!? Bunun için gerekli para yalnız bizde vardır. İhtiyaç sebebiyle, yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde, bugün
reddettiklerimizi cebimizden çıkarıp, birer birer size
göstereceğiz.” 
İsmet İnönü’nün cevabı kısa olur: “Şimdi meseleleri halledelim, para istemek için gelirsem o zaman gösterirsiniz.”
Atatürk Lozan Antlaşması’ndan sonra;
“Saygıdeğer Efendiler;
Lozan Barış Antlaşması Türk ulusuna yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını anlatan bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal utku eseridir” demiştir. (1927, Söylev)
Günümüzde ise yapılanlar Lord Curzon’u bütünüyle haklı çıkarmaktadır.
Yabancı sermayenin tutsağı olanlar, ABD ve AB’ye uyum, küreselleşme adıyla dayatılan uyumsuzlukları, itirazsızca uygulayarak, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne son vermek için büyük çabalar harcamaktadırlar. Topraklarımızın ve madenlerimizin satılmasına, sularımızın peşkeş çekilmesine, özelleştirme adı altında temel değerlerimizin elden çıkarılmasına göz yumanlar Avrupa’nın hasta adamını yeniden yaratmak için uğraşmaktadırlar.
4 Haziran 2003 tarihinde T.B.M.M’den aceleyle geçirilen ve ikiz ihanet yasaları olarak tanımlanan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi” adlı iki yasa Türkiye’nin tabutuna çakılan önemli bir çividir.
Bakın yasa ne diyor; “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.”
Vakıflar Yasası da dışarıdan güdümlüdür.
Kanunlaşmasını Rockfeller Vakfı, Dünya Kiliseler Birliği, Soros ve ülkemizdeki azınlık kiliseleri gündeme getirmiştir.
20 Şubat 2008 Çarşamba.
Bu tarihi asla unutmayacağız.
Lozan’ın yok sayılıp, Sevr’in diriltildiği, haçlıların kin kapısının açıldığı gündür. Patriğin yüzüğündeki haç işareti; Müslümanların kalbine ve İstanbul’a mührünü basmıştır.
Lozan; günümüzde mazlum ülkelerin; emperyalistler karşısında kalesidir.
Lozan’ı savunmayan bir yönetim Türk devleti ve ulusuna layık olamaz.
* Namık Kemal Dimlioğlu / ADD Antalya Şubesi

+++

Bize susmak düşer
Kızmakta söylemekte eleştirmekte haksızsınız.
Katillerin yol haritaları çözüm önerileri varken, birileri “Dur hele ne diyecek” diye pür dikkat kesilmiş, 15 Ağustos “köy baskınlarının” yıl dönümünü beklerken bize ancak susmak düşer!
Kimin umurunda 15 şubatlarda,15 ağustoslarda kapatılan dükkanlar, okul yolları, amfiler...
Bir gün önce ‘Haddini aşan milletvekili’ diye verdikleri insancıklara, ertesi gün mikrofon uzatıp katilleri “Sayın” diye nitelemelerini gözümüze, kulağımıza sokan reyting zihniyeti varken kime neyi anlatacaksınız?
Yargı bağımsız mı, değil mi diye tartışıp dursun medya.
Milletin vekili düşündüğünü söyleyemeyeceğine göre, önce o milletin iradesi bağımsız mı diye sorulmalı belki de. Güneydoğu’da açla tokun arasındaki kalın çizgiyle, namlunun ucuyla arkası arasındaki ince çizgiyi görmüş anlamış bir yurttaş olarak söylüyorum:
Bildiğimiz doğruları anlatıp baş kestirecek binlerce cümlemiz, Başbuğ Atatürk’ün gösterdiği bilim yolunda zihniyetimiz,üniversitelerden har(a)ç belasıyla sürülmüş bedenlerimiz var.
* Alper Göktürk Şafak

+++

Dokuz sütuna manşetler vuruyor
Ülkeler yalanla işgal ediliyor artık, yalanla yıkılıyor cumhuriyetler.
ABD, Irak’ı “Özgürleştirme Operasyonu” yalanıyla işgale
başladı.
Atatürk Cumhuriyeti, “Ergenekon Örgütü” yalanıyla yıkılmaya..
Irak’taki bahane, dünyayı havaya uçuracak kitle imha silahları...
Türkiye’de, darbe ve kaos yaratacak olan Ümraniye bombaları...
Ergenekon savaşının gizli tanığı PKK’lı teröristler...
Irak’ın gizli tanığı düşmanla işbirliği yapmış ayrılıkçı Kürtler...
Yalan üretim üssü hep ABD; Irak için de, bizim için de.
Irak’ta insan hakları, demokrasi ve özgürlük yalanları, bizde asit
kuyuları..
Irak’ta savaş silahla oluyor, bizde seçimle, hukukla; sonuç aynı; rejimler değişiyor.
Biz daha ucuza
gidiyoruz..
Iraklılar bizden daha iyi durumdalar; hiç değilse yapılan savaşın farkındalar,
biz farkına bile varamadık; savaş bitmek üzere...
Iraklılar’ı havadan atılan bombalar vuruyor.
Dokuz sütuna atılan manşetler vuruyor bizi..
Iraklılar’ın şehitleri var
da, bu savaşın yok mu
sanıyorsunuz?
Kuddusi Okkır, Uçkun Geray;
kahraman Jandarma
Albay Abdülkerim Kırcı...
Eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur, emekli Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon; sırtında pijamasıyla derdest edilen Jandarma Albay Arif Doğan, profesör Mehmet Haberal, Ferit İlsever, AB konusunda gözümüzü açan Erol Manisalı, Fatih Hilmioğlu bu savaşın gazileri değil mi?..
Yatanlar esir düşen vatanseverler değil mi?
Savaşın bittiğine inanıyor olmalılar ki; bir  “açılım”  sözüdür gidiyor.
Düşman işgal ettiği ülkelerde yalnızca kadınların ırzına geçmez, devletin de ırzına geçer.
Kucağınızı değil, gözünüzü açın!..                
* Hilmi Kayıhan

+++

MİNİ YORUM
Berlusconi’nin insani yönü

Tarih merakımızı büyük oranda “harem” hikayelerine borçluyuz. Hürrem’den önce ve
Hürrem’den sonra diye ayrılmalı belki padişahların hayatlarına duyduğumuz ilgiyi. Atatürk’ün Fikriye ile Latife arasında sıkıştırılan yönünü pek sevmedik mi? Uçkur heveskarlığı değil miydi, kocasını aldatan kadının yasak elmayı ısırma sahnesine reyting rekoru kırdıran... Tahminim odur ki üç vakte kadar her birimiz birer uluslararası ilişkiler uzmanlığına soyunuruz. Malum ekranlarımızdan Patrizia geçti. Dünyanın en eski mesleğini yapan kadın bize İtalya Başbakanı’nın insani yönünü anlattı. Dış politikaya ısındık. Tam bizlikmiş meğer...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları