Evlât...

A+A-
Adnan İSLAMOĞULLARI

Bir tebessümleri bir ömre bedeldir...
Evimizin şehrâyinidir onlar...
Evimizin sesi, soluğu, ışığı, neşvesi, bereketidir onlar...
Her dem bahârımızdır, her dâim güle dönüşen goncamızdırlar onlar...
Onlar için açmayan bir goncanın kokusunu bile duyamayız...
Ayrılıklarının ağlatamadığı gecelerin karanlığı bile çökmez ruhumuza... 
Eğer onlar içinse, görmez etmeyen gözyaşı akmaz gözlerimizden... 
Onların olmadığı sofralardan telezzüz etmez dilimiz, damağımız...
Onların yoklukları kavurmaz ise bedenimizi acıdan, varlığımızdan hâyâ ederiz...
Onların yollarına post etmediğimiz, ayaklarının dibine sermediğimiz, uğurlarına hiç edemediğimiz can yüktür tenimize...
Onlar gibi, onlar için bakmayan gözlerimiz görmez, onlar için duymayan kulaklarımız işitmez, onlar için tekellüm etmeyen dilimiz lâl olur...
Onların her zerresinde âlemi, onların her zerresinde sevgiyi, onların her zerresinde aşkı tatmayan, sadâkati tatmayan, merhameti tatmayan, vicdânı tatmayan bizi biz neyleriz, hangi virânelere, hangi çöplüğe, hangi mezbeleliğe, hangi izbeliklere atarız?
Onlardan mahrum kalmaya karşı her türlü tesellî ihânet hançeri gibi saplanmaz mı yüreğimize?
İçtikçe susuzluğumuzu artıran, yaktıkça ruhumuzu serinleten, bütün insanlığın vicdânını o tertemiz kalplerinde taşıyandır onlar... 
Onların yüzünü görmedikten sonra, hangi yüzde inşirah bulabiliriz, hangi ruhta sükûna kavuşuruz, hangi kalpte yaşayabiliriz?
Kelâmımızdır onlar, suskunluğumuzdur, alın yazımızdır, varlığımızdır ve yokluğumuzdur onlar...
Zamanımızdır, yokluklarıyla zamanı durduranımızdır onlar, varlıklarıyla zamanı yaşatanlarımızdır...
Her harfi onların yoluna heceleriz, hiçbir harfi onların yazılmadığı, konuşulmadığı bir cümleye kurban etmeyiz ve kelâmımızı da onların yoluna tüketiriz...
Elemi bayram, nazı niyaz, ezayı sêfa, sitemi iltifat, ağuyu bal, derdi derman,  nisyânı hatır, acıyı tatlı, nedâmeti gurur, reddi kabul, geceyi gün, kışı bahar,  cezâyı mükâfat, firkati vuslat, âhı inşirah, şikâyeti şükran, hüznü haz, ezeli ebed, dikeni gül, aczi kudret, zulmü merhamet, kederi ikram, ihtirâmı ibâdet, rivâyeti hakikat, cezayı mükâfat, ölümü hayat bildiklerimiz onlar...
Son nefesimizi vereceğimiz o ânda, ellerini tutup gözlerine bakacağımız, gözlerimizi gözlerine bırakacağımızdır onlar...
Evlâtlarımızdır onlar...
Gönüllerine bir güvercinin kanadının gölgesi düşse hissedeceğimiz evlâtlarımızdır...
Tertemiz bir isim bırakmakla mükellef olduğumuz evlâtlarımızdır...
Yokluğumuzda ardımızdan kederlenmeyecek kadar güzel hâtıralar, bitmeyen, tükenmeyen ve hiç bir hudut tâyin edemeyecekleri bir sevgi bırakacağımız evlâtlarımızıdır...
Kıyamadığımız evlâtlarımızdır...
Bizim için evlât böylesi bir cevherdir, hazinedir...
Dünyânın hiçbir kıymetiyle, hiçbir servetiyle paha biçemeyeceğimizdir evlât...
Bir tek ânlarını bile dünyânın hiçbir iktidârına değişmeyeceğimizdir evlât...
Şimdi, Sn. Başbakan’a soruyorum:
Değer miydi evlâdının bunca olan bitenlerin, ortalığa saçılanların, sere serpe kirliliğin, serâpa şâibenin, fütursuz inkârların öznesi hâline gelmesine, değer miydi?
Zamanı geri alma imkânın olsaydı eğer, bugünü mü yoksa çok eskilerde kalmış mütevâzı hayatını mı seçerdin, “hırsız var” cümlesine muhatap olmayı mı, yoksa taksitlerini zor ödeyebilen bir ailenin reisi olmayı mı, aile bütçesinden fedâkârlık ederek oğlunla Fenerbahçe-Beşiktaş maçına mı gitmek isterdin, yatlarla, katlarla, özel uçaklarla ama dinlendiğinizden şüphelendiğiniz Urla tatillerine mi gitmek isterdin, ankesörlü telefonla oğluna “seni çok seviyorum canım oğlum” mu demek isterdin yoksa kripto telefonlarla “sıfırlayın” mı demek isterdin?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları