Eyâlet, vilâyet ve Osmanlılık...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Kahvehâneye gitme alışkanlığım yoktur, hatta o tip mekanlardan pek hoşlanmam. Kazârâ oralarda bulunma mecburiyetinde kalsam, sıkılırım. Bir an önce oradan ayrılmanın yollarını bulmaya çalışırım. Esasen  “Kaçıyorum toplumdan ıssız bir diyâra//Gölgem hep beni takip ediyor ne çâre”  diyen bir mizaçtan farklı bir şey beklemek de abes olur.
Bir yazar için cemiyete girememek, hele hele toplumun nabzının attığı kahvehânelere mesafeli durmak bir eksiklik değil midir, diyeceksiniz. Doğru, ama başka doğrular da var. Söz gelimi Alain “Düşünmek için durmak lazım” der. Topluma girersin girmeye de, çıkamama ihtimalin de var. Yani toplumda kaybolup gidebilirsin de...
Dedim ya, bazen yolunuz mecbûren kesişir kahvehânelerle... Geçen gün şehirde dolaşırken eski bir dostumla karşılaştım. Hemen yakınımızdaki kahvehâneye girip sohbet etmeye başladık. Derken bitişik masadan gelen şu diyalog ikimizin de dikkatini çekti:
-Efendim, boşuna endişeleniyorsunuz, Osmanlı da eyâlet sistemiyle idare ediliyordu.
-Peki, eyâlet sistemi bu kadar iyi idiyse Osmanlı devleti niye çöktü?
Sohbet havasındaki böyle bir tartışmaya kulak misafiri olurken 10 yıldır her akşam ekranlarda “tartışma programı”  adı altında beyin yıkama operasyonu yapan bilim adamı (!) ve kalemşorlar adına utandım. Belki doğru dürüst bir tahsili bile olmayan Mehmet Ağa’nın sorduğu  “Eyâletçilik iyi bir sistem idiyse Osmanlı niye çöktü?”  sorusunu, aydın geçinen  “âkıl insanlar”ın telaffuz edememiş olmaları ne büyük talihsizliktir?
Bu vesile ile son günlerde dillere pelesenk olan  “Osmanlı devleti de eyâlet sistemiyle idare ediliyordu” sözü hakkında düşüncelerimi sizlerle paylaşmak arzusundayım.
İsterseniz önce meselenin fikrî zeminini sağlamlaştıralım. Öyle ya, nedir eyâlet dedikleri?
“Eyâlet; vilâyet usulünün kabulünden evvel vilâyet yerinde kullanılır bir tabirdir.”  (Bk. Mehmet Zeki Pakalın: Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 1, s. 577) Bu anlamda eyâlet sistemini zaten bugün de kullanıyoruz. Ama durun bir dakika, Osmanlı’da bir de “eyâlât-ı mümtaze” var. Peki, o nedir?
“Memleketin bazı yerleri kaybedildiği sıralarda pamuk ipliğiyle merbut (bağlı) kalan bir kısım yerlere ‘eyâlât-ı mümtaze’ unvanı verilmiştir. Bunlar dahilî işlerinde (içişlerinde) müstakil (bağımsız) bulunuyorlardı.” (Age., s. 578) Nitekim Mısır, Cezayir, Bosna, Mora, Girit gibi bu tip birçok eyâlet daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopup ayrı devletler kurmuşlardır. Şüpheniz olmasın ki bugün öve öve bitirilemeyen “eyâletçilik”in varacağı son nokta da bu olacaktır.
Gelelim Osmanlılık meselesine... Bilindiği üzere meşrûtî idare “Yeni Osmanlılar”ın talebiydi. Onların tazyiki ile 23 Aralık 1976’da Meşrutiyet ilan edildi. İmparatorluğun çeşitli unsurlarına verilen birtakım imtiyazlar kısa sürede özerklik ve bağımsızlık için araç olarak kullanılmaya başlanınca II. Abdülhamit mecburen duruma el koydu. Aksi halde İmparatorluk daha 1880’lerde çökecekti. Abdülhamit karşıtlarının baskısıyla 24 Temmuz 1908’de tekrar Meşrutiyet ilan edildi. Sonrası malum, üç-beş sene içinde koca İmparatorluk paramparça oldu. Gel gör ki günümüz mirasyedileri Türkiye’yi aynı rotaya sokma peşinde. Adına da  “barış süreci” diyorlar.
Kısacası; gidişat hayra alamet değil. Biz bu filmi 100 sene önce seyretmiştik. Etnisiteye dayalı eyâlet yapılanmasının bölünmeyle sonuçlandığını bi’t-tecrübe yaşayıp gördük. İnsan tarihten ibret almaz mı? Heyhât!
“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;//Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”  (Mehmet Akif)

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları