Fişlenmek...

Yavuz Selim DEMİRAĞ

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atila Sertel’e teşekkür ediyorum. Bir taraftan meslek namusunu koruyabilmek için harıl harıl çalışırken diğer taraftan birikimlerini odatv’de yazarak bizlerle paylaşıyor. Daha ilk mektepteki  “fiş”  ile başlatmış anlatmaya. Sonra da günümüze iz düşümlerini yazmış. Konuyu biraz açmakta fayda var.. Ne de olsa  “fiş”  hayatımızın bütün aşamalarına girdiği gibi, fişsiz yaşayamaz olduk.A ile büyüklerimizin minik minik kesip naylon torbaya koyarak bizimle beraber okula yolladığı fişleri kaybetmek en büyük korkumuzdu.  “Ali topu at” ı ezberlemeyenlerle beraber fişlerini kaybedenler öğretmenlerce, durumdan vazife çıkaran öğrenciler tarafından fişlenip şikayet edilirdi. Okulun ilk günlerinde hayatımıza giren  “fiş” ten oysa bebeklik dönemleri itibarıyla uzak tutulurduk. Nasıl bir ikilemse.. Elektrikli aletlerin girişine verilen ad olan fiş ile asıl giriş yapılan prizden uzak tutulmak çocukları korumaya yönelik en önemli savunma mekanizmasıydı. Bu yaşa geldim.. Annem halen elektrikli aletlerden uzak tutmaya gayret eder, dikkatli olmam için uyarır. Ne de olsa fişlerin sayısı çok arttı.
Televizyon, telefon, bilgisayar, buzdolabı, çamaşır-bulaşık makineleri, ütü, derken elektriksiz çalışmayan edevat yok gibi. Oysa fiş işi elektriğin icadından önce de var. Kralların, tiranların, papazların, padişahların, imamların, bekçilerin, askerlerin yalakaları, soytarıları fişleme işini çoğu zaman abartmış. Nefs deyip geçiyoruz. Sırf şişik egosunu tatmin etmek için fişleyenler yüzünden bugüne kadar ne canların yandığını hesap etmek mümkün değildir. Osmanlı’daki sarayı korumak amaçlı fişleme bir dönem cumhuriyeti kollama adına skandallara sebebiyet verse de siyasetin her döneminde  “fişlenme” ile ilgili emri siyasilerin verdiği gerçeğini kabullenmek zorundayız.
Lafa gelince dini inançlara, insan haklarına aykırı olduğunu belirttiğimiz fişlemeden nasibine düşmeyen bizim meslekte yoktur.  “Atatürkçü gazeteciler”  fişleniyor artık.  “Hükümete takla atanlar” ile  “hükümet karşıtları”  fişlenirken renkleri değişiveriyor. Bu işlerden en fazla muzdarip olduğunu yana yıkıla anlatıp, yazanlar kabloyu ele geçirip fişledikçe fişliyorlar biat etmeyenleri.. Aklımızın ermeye başladığı günlerde “komünist” diye fişlenenlerin iki kollu iki bacaklı olduğuna inanamazdık.  “Turancı”  diye fişlenenlerin  “Camoko” ya benzeyen karikatürleri kazındı hafızamıza..  “Ülkücü-Devrimci” fişlenmeleri siyasi kimliklerimizin yansıması olsa da yine de fişlenmeyi yediremezdik. Öyle ki bu siyasi fişlenmede prizler ayrıldı. Emniyet ve istihbarat söz konusu fişleri ayrı birimler olan “sol örgütler”  ve  “sağ örgütler”  diye ayırıp kendi aralarında kliklere bölerek uzmanlık alanı açtılar. Ama nezarethane ve hapishanelerde aynı yöntemlerle dayak  atıp, işkenceyi reva gördüler. Dahası aynı darağacında aynı marka ip ile sallandırarak infaz ettiler. Darbe günlerinin fişlenmelerinde bile adalet olduğunu itiraf etmeliyim. Adının önünde  “sakıncalı”  ibaresi bulunan personel arasında devletin  “şefkati”  adil sayılırdı. Her ne kadar şeytan ayrıntıda gizli olsa da istisnaların kaideyi bozmayacağı kanaati yaygındı. Şeriatın kestiği parmağın kanamayacağı öğretilmişti ne de olsa.. Kaderciliğin teslimiyete gidişini fark edemediğimiz için sorgulamıyorduk belki.. Sadece mahallemizin değil, kainattaki güzelliği dillere destan ’Adalet’in kötü yola düşme ihtimali sevdalıları için eşyanın tabiatına aykırıydı. Her şeyin bir raconu olduğu gibi fişlemenin de bir raconu vardı. Mahallede yayılan dedikodulara kulak asılmaz, belden aşağı vurmak ahlaki ve insani görülemezdi. Kimsenin gözü diğerinin haremi ismetinde olamazdı. Ar ve namus anlayışının hakim olduğu günlerin geride kaldığına mı yanalım. Teknoloji sayesinde fişlemeyi röntgenciliğe dönüştürenlere mi sövelim.. Bütün bunların şantaj malzemesi olarak kullanılışı yüzünden devletin, milletin güvenliğinin fena halde tehlikeye düştüğüne mi kafa yoralım bilmem. Ama fişlenmeden en fazla mağdur olduğunun edebiyatını yapanların fişlenmeler yüzünden geri adım atıp, teslimiyetine tanık oldukça faturayı eskilerin cereyan dediği elektriğe, onu ilk bulan Edison’a kadar bedduaya  götürüyoruz işi. Oysa elektrik kesintilerinden sonra ışık geldiğinde,  “Hayy bunu icat eden nur içinde yatsın”  deyişlerimizi hatırlayalım hele. Yine de temkinli olmakta fayda var. Her şeyden önce elektrik faturaları pahalı. Kırk ayrı yere dolaylı vergi ödüyoruz hani. Üstelik piyasada envai çeşit fiş var. Kimileri çok ucuz, topraksız. Alimallah çarpıverir insanı.. Hele menşei belli olmayan, bavullarda satılanları prize sokmak sigortaları attırır, trafoyu patlatır. Bizden hatırlatması.. Sahi  “kışın yediğin hurmalar yazın bir taraflarını tırmalar” sözü kimler için denmişti?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş