Görelim bakalım

A+A-
Rauf DENKTAŞ

Cumhurbaşkanı Sayın Talat  “2010’da çözüm ve referandum”  müjdesi vermiş. Bir yayın organımız da birçok Belediye Başkanı ile vatandaşa   “Bu habere ne dersiniz?”  diye sormuş. Çoğunun yanıtı  “Evvela sonucu görelim, ona göre karar veririz; yeni bir Annan Planına olumlu yanıt vermeyiz”  olmuş.
Ben bu yanıtlara hayret ettim. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanının görüşme çizgisinde KKTC yoktur; ayrı egemenlik de yoktur, tek halk, tek devlet, tek egemenlik vardır. Bu nedenle 2010’da uzlaşma olsa da 1960’da olduğu ve Annan Planının da öngördüğü gibi Rum’un, gün gele, “bu da işlemiyor” diye yırtıp atabileceği bir kağıt anlaşmasına kalmış olacağız. Kim ne derse desin, görüşmelerin ön gördüğü gibi bir sonuca varılırsa kimse bizi “Garantiler devam edecek” diye kandırmasın. Türkiye üye olmadan biz Rumlarla anlaşarak Kıbrıs’ın AB üyeliğini meşru hale getirirsek 1960 Antlaşmalarının temelini teşkil eden ve bizim de Garantimizin esası olan “Türk-Yunan” dengesini yok etmiş olacağız.  Bunu becerdikten sonra Garanti Anlaşması kağıt üstünde var olsa da bir AB ülkesinde yabancı askerin bulundurulamayacağını ve müdahale hakkının hiç de olmayacağını bilmeyenin aklından şüphe etmek gerekir. Bizim halkımıza ve gelecek nesillere olduğu kadar kurtarıcımız, her şeyimi olan Anavatana da yardımcı olmak istiyorsak Kıbrıs’ın Kuzeyini (yani KKTC’yi) AB üyesi yapmaları için, 1960 Antlaşmalarının öngördüğü şekilde Türkiye’yi tam üye yapmalarında ısrarlı olmalıyız. Bu arada AB ile ilişkilerimizin “devlet olarak eşitlik esası içinde olmasına” dikkat etmeliyiz. Meşru Kıbrıs Hükümeti addettikleri Rum idaresinin oluru ile ve bu sözde hükümetin şartlarına uyarak bize yapacakları yardımı kabul etmek “devlet-eşit egemenlik” hak ve iddiasından vazgeçmek anlamına gelir. Zaten Sayın Talat’ın bunlardan vazgeçtiği anlayışı içindedirler ki “işgal altında yaşayan Türk cemaatına” Kıbrıs Hükümetinin (!) oluru ile yardım yapmaktadırlar. Kendimize gelmenin, aklımızı başımıza almanın zamanı gelmedi mi?

Seçimlerde  “iki halkın eşit egemenliğinde ve iki devletin ortaklığında ısrar edeceklerini”   açıklamış olan partilere oy vermiş olan büyük bir çoğunluk vardır. Şimdi bunlar “eşit egemenlikten” bahsetmeyen, devletlerin eşitliğini “kurucu devlet eşitliği” aldatmacısına dönüştürmüş olan, iki halka dayalı federasyon  değil de iki toplumlu (tek halka dayalı) federasyonu görüşenlerin oluşturacağı “uzlaşma formülünü” gördükten sonra mı kararlarını verecekler? Yani bu beyler, KKTC’nin sıfırlanacağı, Rum’un çoğunlukla hakim olacağı ve Türk tarafının 45 yıldır ret ettiği BM kararlarına dayalı, AB normlarının hakim olacağı bir anlaşmanın ne getirip ne götüreceğini hala bilmiyorlar mı?
Hepimizin görevi Sayın Cumhurbaşkanına ve görüşmeleri hararetle desteklediklerini söyleyen ülke temsilcilerine “Seçimlerde tercihimizi yaptık; KKTC’nin ve Garantilerin devamından yanayız; ortaklık olacaksa iki devlet arasında olabilir” demek görevimiz değil mi? Sayın Talat’ın “devletsiz ve egemenliksiz” çizgide yürüttüğü görüşmelerin bizi götüreceği sonucu bilmiyormuşuz gibi davranarak kendisine “yürü bakalım, sonuca vardığında sana ne düşündüğümüzü söyleriz” demenin uzlaşmaya yardımcı olmak anlamına gelmediğini bilmiyor muyuz?

Sayın Talat tuttuğu yolun Kıbrıs Türklerini kurtaracak yegane yol olduğunu samimiyetle savunmaktadır. Halkın kendisini Cumhurbaşkanı seçerken Cumhurbaşkanı olduğu KKTC’den vazgeçerek “Ben ayrı devleti, ayrı egemenlik istemeyeceğim” yetkisi vermediğini her halde bilmektedir. Sayın Talat “Annan Planında da ayrı devlet, ayrı egemenlik yoktu ve bu halk buna oy verdi, beni de Annan Planını desteklediğim için seçti” diyebilse de Annan Planına verilen oyların ne denli aldatmacalarla, paralarla ve Türkiye’nin baskısı ile verildiğini her halde hatırlamaktadır. Ayni zamanda Annan Planı “ret edilirsem, benim var olduğumu da unutunuz” şartı ile referanduma sunulduğunu da unutmamak gerekir. Bu nedenlerle Sayın Talat’ın görüşmelerde tek başına sorumluluk alarak, yeni hükümetin temsilcilerini yanına almadan görüşmeleri sürdürmesi halk tarafından yadırganmaktadır. Herkes tarihi sorumluluk altındadır. Görüşmeler Kıbrıs Türk Halkı adınadır. Bu halkın temsilcileri Meclistedir. Yeni Meclise bilgi vererek  görüşmelerdeki tüm gerçekleri tartışmaya  açmak bu tarihi sorumluluğun kaçınılmaz bir gereğidir.

Yazarın Diğer Yazıları