Görüşmelere devam

A+A-
Rauf DENKTAŞ
Hristofyas’ın yarattığı son “mini krizden” sonra her iki taraf “görüşmelere devam” politikalarını sürdüreceklerdir. “Mini kriz” sadece görüşmeler devam ederken karşımıza sık sık çıkarılacaktır; bunlar, önceden tertiplenmiş, son otuz küsur yılda tekrarlanmış taktiklerden ibarettir. Gaspçı, eli kanlı, geçmişi toplu mezar dolu, darbeci Rum idaresi “meşru Kıbrıs Hükümeti” olarak tanındığı sürece “1974’de başlayan işgal meselesidir” dediği Kıbrıs meselesini, Türk tarafını mahkûm ederek halletmek siyasetini sürdürecektir. Türk tarafı da, bu konuda, “uslu taraf” olduğunu kanıtlamanın ötesinde bir siyaseti yokmuş gibi, kırmızı çizgilerini açıkça dünyaya ve Rum-Yunan ikilisine duyurmadıkça, Rum-Yunan ikilisi 47 yıldır oynadığı oyuna devam edecektir.
Son “mini kriz”den yararlanmaya bakalım. Rum sözcü Stefanu “görüşmelerin mutabık kalınmış bir zeminde anlaşma olmadıkça devam edemeyeceği aşikârdır” diyor. Bundan kastı “mutabık kalınmış bir zemin vardır; Türk tarafı bunu kabul etmelidir” mesajını vermektir. “Görüşmeler bırakıldığı yerden başlasın” tezini kabul ederek masaya oturan (veya oturtulan) biz olduğumuza göre, “görüşmelerin bırakıldığı yer neresidir; hangi konularda mutabakat vardır?” sorusunu sormak hakkımız vardı. Bu konuda Sn. Talat’tan olduğu kadar Hristofyas’tan ve hatta Downer’den ayrıntılı bilgi almak görüşmelerin selameti için gerekliydi. Bu bize, talep edilmeden verilmeliydi. Bunu yapamadılar çünkü kendileri de biliyor ki “üzerinde mutabık kalınmış bir şey yoktur”. Başlangıçta Sn. Talat’ın, kendi yeminini de unutarak “ayrı devlet, ayrı egemenlik istememesi” kuşkusuz kimseyi bağlamamaktadır.
Downer “Kıbrıs Türkleri ile Rumlar ve liderleri uzlaşma isteyip istemedikleri konusunda karar versinler. Hem uzlaşma istiyoruz deyip hem de arabuluculuğu ve tahkimi ret etme lüksleri olamaz” demektedir. 1964’den bu yana Kıbrıs meselesinin halli için milyarlar harcamış ve onlarca Genel Sekreter ve temsilci eskitmiş olan BM yetkililerinin, anlaşılmaz bir inatla kendi hatalarını görmeyerek “taraflardan anlayış ve uzlaşma için müşterek irade” beklemeleri şaşılacak bir olaydır. 1964 kararları ile başlayan hatalarını, haksızlıklarını gözü kararmış aşıklar gibi devam ettiriyorlar: Kıbrıs Cumhuriyeti vardır ve Rumların seçtikleri Rum idaresi Kıbrıs’ın meşru Hükümetidir! AB, bu yalanı ve haksızlığı ikiye katlayarak, AB ilkelerinin tümünü kanla sulamış olan bu Rum idaresini Kıbrıs’ın tümünü temsil eden bir hükümet olarak arasına almış, 1960 Antlaşmalarına bakmaksızın Türkiye’ye ve bize bu çirkinliği Kıbrıs Hükümeti olarak tanıtma yoluna sapmıştır. Netice, Rumlar açısından Kıbrıs meselesi halledilmiştir; geriye kalan ülkelerinin işgalden kurtulması, 1960 Antlaşmalarının ortadan kalkması, Türklerin azınlıkları olarak hizaya gelmeleridir. Bu sonucu alıncaya kadar 1968’den bu yana uyguladıkları taktiği devam ettirecek konumdadırlar, yani “görüşmelere devam eder görünüp zaman kazanma, kazanılan zamanı biraz daha hükümet olmak için kullanma, Türk tarafını uzlaşmaz göstererek yola devam etmek”!
BM Güvenlik Konseyi ve Genel Sekreteri yönelten büyük devletler Kıbrıs’ta oynanan bu Bizans oyununu görmüyorlar mı? Bal gibi görüyorlar ancak niyetleri, kendi çıkarlarına hizmettir ve bu nedenle İngiliz üslerinin rahat bırakılmasıdır. Türklerin Rumlara tabi olması zaman alacaktır. O halde onları çeşitli planlar ile oyalamak gerekir. Son deney Annan Planıydı. Rum da sabırlı olsaydı ve bu plana evet deseydi, şimdiye Rum’un istediklerinin çoğu (başta askerden kurtulma) tahakkuk etmeye başlayacaktı. O halde Türklerin ayrı devlet oluşu ne kadar yasal ve meşru olursa olsun, tanınmamalı, Garanti anlaşmasından kurtulma yollarını açmalı, görüşmelere devam diyerek “meşru Kıbrıs Hükümeti” sayesinde üslerden rahatça Anglo-Amerikan çıkarları için yararlanmaya devam edilmelidir. Sanki 1960 ortaklığı yaşanmamış ve sanki bu ortaklığın yıkılma nedenlerini bilmiyorlarmış gibi davranıyorlar; Türkiye, Kıbrıs Türklerini yok edilmekten kurtardı diye silâh ambargosu koyanlardan ve Rum idaresinin AB’ye Kıbrıs olarak girmesine yardımcı olan Garantör İngiltere’den biz halâ “kalıcı bir anlaşma için iki eşit, egemen halkın ve onların devletlerinin varlığı” formülünü kabul etmelerini bekliyoruz. Bunları gerçeklere saygıya davetin “gerçek” dediğimiz haklarımıza sımsıkı sarılmak olduğunu görmek istemiyoruz.
Görüşmelerin başarıya ulaşması için müşterek bir zeminde anlaşma gerekmektedir. Stefanu haklıdır. Bu nedenle, her hangi bir konuda Talat- Hristofyas mutabakatı varsa halka duyurulmalıdır. Tek devlet, tek halk, tek egemenlik safsatası geçerli değildir.
Yazarın Diğer Yazıları