Halkımızın et yiyememe serüveni

A+A-
Afet ILGAZ

Kurban Bayramı... Kutlu olsun, mübarek olsun. Doktorlar, kurban etinde, protein değerleri dışında, ayrıca manevi bir şifa vardır diyorlar. “Bol Bol” kurban eti yenmesini tavsiye ediyorlar.
Çevremdeki birçok kişi, orta halliler, bu yıl kurban kesemiyorlar. Dini duygularının, geleneksel bağlılıklarının zayıflığından değil, kurbana para ayıramıyorlar. “Artık” diyelim. Şimdiye kadar ayırıyorlardı.
Başbakanımız yılın adamı olma konusunda, TIME dergisinde, lady Gaga’yla yarıştırılıyor. Cumhurbaşkanımız bayram mesajında bir trafik sorumlusu gibi trafiğe dikkat edilmesini ve kemer bağlanmasını tavsiye ediyor. Başbakanımız Güney Kore gelişinde bir şey daha söyledi ki, düşündürdü. Füze kalkanı projesinin düğmesi bizde olmalıymış. Yoksa izin vermezmişiz. Bunu biz, Türkiye nasıl kontrol edeceğiz? O alet, Türkiye’ye yerleşecek mi yerleşmiyecek mi, onu söylesinler. Yoksa gerisi Ramundsen’in NATO genel sekreteri olabilmesi için bize verdikleri söze benzer. Karikatür krizinde bunu önleyecek bir şey yapmamış, fikir özgürlüğü falan gibi şeyler gevelemişti, biz bunu özür saydık. Bizden özür dileyecekti.
Halkımız için ‘balık hafızalı’ derler. Bunu bir kısım insanlar onun yeteri kadar protein almamasına bağlar. İngilizlerin kahvaltıda bile et yediklerini falan anlatırlar. Ne İngilizler gibi olmak isterim, ne de onlar gibi kahvaltı etmek... Ama, dürüst ziraatçilerin ve hayvancıların ve veterinerlerin, istatistiklere dayanarak söyledikleri bir şey var: Halkımız zaten kurbandan kurbana et yiyebiliyordu şimde onu da yiyemiyecek.
Bizim zamanımızda devlete devletin kurumlarına güven vardı. Et-Balık Kurumu’ndan alış veriş ederdik. Şimdi bile halkımız bu alışkanlığını sürdürüyormuş. Bu kurum özelleştirildiği halde, gene ondan alış veriş ediyormuş. Oysa ziraatçilerin çok akıllıca tesbit ettikleri gibi, bu et serüveninde gözetilen nihai hedef eski sanayicileri ve üreticileri tasfiye edip yerine yeni ‘aktörleri’ sokmak. Başıboş, rant düşkünü, kalitesiz bir tüccar sanayici grubunun palazlanmasına yardım etmek. Yoksa onlarca yıldır hayvancılık yapan, işin ehli insanlar yerine, böyle nitelikleri olmayan bir takım ‘türedi’lere niye kredi verilsin? Sermaye el değiştiriyor.

* * *

2007’de 1 milyon süt ineğimiz vardı. Süt fiatları düşürüldüğü için üreticiler bu hayvanları kestiler. Ben de o zaman “Ala kızın ahı” mitinglerini anlatan yazılar yazmıştım.
Et Balık’ın 2009’da yaptığı et ithalatında ihalenin mal ediliş fiatından çok yükseğe et satılıyor. İhaleler kime verildi belli değil. Onlara faizsiz kredi verldi. Üreticinin ’yem’ine ise %10 zam.
Deli dana riskinden sonra yükseltilen gümrükler de indirildi. Bu “deli dana” denilen hastalıklı etlerden yapılmış yemlerle beslenen (otobur hayvana etli yem verilmez diye10 sene önce yazılar yazmıştım.) hayvanların itlaf edildikten sonra ne olduğu da bilinmiyor. Üçüncü dünya ülkelerine satılmak üzere dondurularak muhafaza mı edildi, ne oldu. Bir ara danaları İngilterede orta çağdaki gibi yakıyorlardı. Uluslararası Hayvan Hastalıkları grubu, kendilerini denetlenemez ilan etmişler. Bu hastalıklar hemen çıkmıyor ama bir lokmasını bile yeseniz 5 ila 30 yıl arasında muhakkak kendini gösteriyormuş.
Hayvan varlığımızda yüzde 50 düşme var ve ülkeler geleceklerini elli yıl önceden planlıyor. Biz ki, yılda bir milyon kişi artıyoruz, bizim bir ‘ulusal’ gıda planlamamız yok. Ulusal tarım politikamız yok. Asıl önemlisi, buna dair bir kaygımız var mı? Ziraatçiler Atatürk’ün 1937’deki Cenevre Anlaşmasına göre planladığı tarım politikasına dönüşü tek çare olarak görüyorlar.

Yazarın Diğer Yazıları