Halt etmenin 'baboşçası'...

A+A-
Servet KABAKLI

Aziz okuyucularım, Ankara ve İstanbul’da belediye otobüslerinin üzerindeki ’EGO’ ve ’İETT’ yazılarının ne manaya geldiğini genç kuşaktan kaç kişi bilir acaba?.. Hatta bizim nesilden hatırlayan var mıdır esas manalarını?.. İlki “Elektrik, Gaz, Otobüs” kelimelerinin baş harfleridir; diğeri “İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel” kelimelerinden kısaltılmıştır. Bizim gençliğimizde Ankaralı arkadaşlarımız “EGO” ya “Erken gelen oturur” diye bir izah getirirlerdi. İstanbul’daki o salkım saçak belediye otobüslerine de Tophane - Kasımpaşa argosunca; “İneklik etme taksi tut” diye bir “açılım(!)” getirilirdi. Tabii ki bu hitap tuzu kuru olanlara göreydi. Bize gelince o “boğaz tokluğu” günlerimizde otobüs kapısında bir yerlere sıkışamamışsak, “Cağaloğlu - Haseki - Cevizlibağ Hattı” nda “tabanvay” a binmekten başka çaremiz yoktu...

İşte şimdi “Heyy gidi günler!..” diye haykırmanın demindeyim... Gerçekten de neydi o günler!.. ‘Tabanvay’a binmek, taksiye binmekten çok ama çok daha pahalı, çok daha riskliydi... Paramız olmayınca taksiye binmemiz mümkün olmuyordu, dolayısıyla olmayan paramızı harcama veya kaybetme riskine de girmemiş oluyorduk.

Evet, 1970 - 1980 arasında, otobüs kapısına sıkışamayınca “tabanvay” a binmek demek, yaya yürümek ve yorulmanın yanında sağlıklı olmak demekti belki... Ancak, doğrudan bir kahpe kurşuna hedef olmak veya seken bir kör kurşuna kurban gitmek de vardı bu yürüyüş hattında... 27 - 28 yıl önce İstanbul’da özel yürüyüş yolları zaten yoktu... Kaldırımlar, tamamen otomobillere otopark, işportacılara tezgâh yeri olarak tahsisli(!) idi... Bu engelleri aşa aşa “can pazarında” yürürdük gideceğimiz yerlere... Evden her çıkışımızda helâlleşmek, kapıdan sokağa “Ayet-el Kürsü” lerle, Besmele’lerle adım atmak, o günlerin de öncesinden vazgeçemediğimiz alışkanlıklardandır... Tıpkı “halt etmenin baboşçası” gibi...

[B]Kahpe namlular!..[/B]

Elaziz’de, 1974 yılının bir ilk yaz günü, liseyi “çift dikişle” ama üstün başarıyla bitirmiş, 19 yaşında bir genç irisi olarak Üniversite Giriş İmtihanı’ndan çıkmış; Yeni Mahalle’de, Şeker Ambarı’nın 2 sokak üstündeki baba ocağıma, evime doğru yürüyordum. İmtihanda çıkan soruların tamamına yakınını doğru işaretlediğimden emindim... O sırada Elazîz’de tanınan, bilinen Ülkücü gençlerden biriydim... Yürürken kahpe pusulara karşı dikkatli olmam lâzım geldiğini de biliyordum ama serde sevda da var ya dalıp gitmiştim işte...

“Acaba gazeteciliğin en gözde okulunu, Ankara Siyasal Bilgiler’e bağlı Basın Yayın Yüksek Okulu’nu tutturur muyum; zaten fiilen içinde bulunduğum bu mesleğin yüksek tahsilini de yapabilir miyim, okulu kazanınca, istetsem verirler mi ala gözlümü?” diye hâyâl deryasında kulaç atmaya başlamışım...

Sen misin gaflete düşen!.. Namık Kemal İlkokulu’nun köşesinde, o mekanik tetik sesini duyar duymaz kendimi bir kenara yığılı olan parke taşların arkasına atıyorum... 2 “kızıl tetikçi”, ellerindeki tabancalardan mermi yağdırıyorlar... Sağımdan solumdan sekişiyor kurşunlar... Can havliyle savuruyorum parke taşlarını; “kızıl tetikçi” lerden birinin elindeki tabancayı, şarjör değiştirirken düşürmeyi başarıyorum... O anda bir “dost ağabey” yetişiyor imdada... Her gün şişelerce içki içtiği için çevremizde hoş görülmeyen, alkolden vazgeçirmek için gayret ettiğim, alkol illeti yüzünden ihmal ettiği çoluk çocuğuna yönlendirmeye çalıştığım bir dost ağabey... “Şipşak fotoğrafçılık” yapan Mustafa ağabey... Diğerinin koluna kunduracı falçatasıyla hamle yapıyor ve yaralıyor... Çevreden yetişen hemşehrilerimiz, bu komünist militanları kıskıvrak yakalayıp, suç aleti tabancalarla birlikte polise teslim ediyorlar. Öldürmeyen Allah (cc) öldürmüyor ama devir Ecevit devri... Şikâyetçi olarak davet edildiğimiz Merkez Karakolu’nda, kolumda mermi sıyrığı, gömleğimde mermi deliği olduğu halde, saldırganlarla ve alkol sınırını aşmış Mustafa ağabeyle beraber nezarethaneye atılıyoruz. Gel de zapt et Şipşakçı Mustafa’yı!...

[B]Sigaramı yakan ‘er kişi’...[/B]

“Ulan imansızlar, Ulan Allahsız kömünistler, sizi kim gönderdi?!. Bu babayiğidimi öldürme vazifesini size kim verdi” diye ilk sorguyu Osmanlı tokatları eşliğinde o yapmaya kalkmasın mı?.. Al sana 72 kısım tekmili birden tiyatro!.. Güler misin, ağlar mısın?.. O ana kadar elime sigara paketi almamışım, sigara denilen illetle hiç tanışmamışım... Mustafa ağabeyi sakinleştirmek için “Bana bir sigara versene” diyerek demir parmaklıklı kapıya doğru çekiyorum... “Buyur, sen de baboşça bi halt et artık” diyor... Uzattığı kare paketten kırmızı uçlu bir “Yeni Harman” sigarası iliştiriyorum dudaklarımın arasına... Ama ateşimiz yok... Cigaramı yakacak ya.. Önce sorgulamaya kalktığı “kızılcıklar”a yöneliyor; “Gomünist gardaşlar ateşiz var mı?” diye soruyor... Müspet(!) cevap alamayınca, demir parmaklıklı kapı penceresinden dışarıya sesleniyor:

“Allahını seven bi ateş versin, gardaşımı Allah gurtardı, ben zehirlim... Yakın Servet ağanın cigarasını!..”

Bir kol uzanıyor, kibrit çöplerini acemice sürüyor kutunun kenarına, neden sonra alevlendirebildiği bilmem kaçıncı kibritle sigaramı yakıyor o kol...

“Sağol hemşehrim” diye kafamı kaldırdığımda, ne göreyim!.. Kibrit kutusunu yere düşürerek kapıdan uzaklaşan “er kişi”; olayı duyunca önce hastaneye, sonra karakola koşan, hayatta olduğumu gözleriyle görmek için nezarethane kapısına yaklaşan, ömründe bir tek sigara dahi içmediği halde emniyet bekçisinden aldığı kibritle sigaramı yakan, benim çilekeş babamdır...

* * *

Dostlarım, yaş 50’yi geçti, şu sigara illetiyle o gün bugün boğuşuyorum... Ancak o gün bugündür ömründe tek sigara içmediği halde, kalbinden hasta olan sevgili babamın huzurunda, bir daha asla sigara içmedim...

Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun, kendisi yoksulluktan dolayı okuyamadığı halde, işçi maaşıyla 4 evladına yüksek tahsil yaptıran babacığım, uzun bir tedavîden sonra, doktor dostlarımın, “muhterem” eşimin, Allah bağışlarsa bir tanecik oğlum Ahmet Burak’ın, Ayşe bacımın ve Gülümser kızımın gösterdikleri ihtimamla ve sizlerin dûalarıyla artık sağlığına kavuştu... Evimizden çıkıp kısa yürüyüşler yapmakla kalmıyor, “canım anamı”da yürüyüş yapmaya teşvik ediyor...

Kıymetli gönüldaşlarım, Cuma’mız hayırlı, Mirâç kandilimiz kutlu olsun!..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları