Haysiyet cellatları

Selcan TAŞÇI

Hapis istemiyle yargılandığını hatırlatarak “basın affı” isteyen Zelyut, Ümraniye soruşturması boyunca medya üzerinden yürütülen “linç kampanyası”nı hatırlayınca bu talebinden vazgeçti: Cezalarını çeksinler

24 Eylül’de, ’Basın Adına Başbakan’a Sesleniyorum’ başlıklı yazımda; gazetecilerin Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu gibi kanunlardaki maddeler yüzünden çok ciddi ceza tehdidi ile karşı karşıya bulunduğunu dile getirmiş ve şöyle demiştim:
’Basının bilgilendirme, yazarın eleştirme hakkını ağır suç haline getiren bu maddelerin acilen değiştirilmesi gerekiyor. Gazeteciyi terör örgütü üyesi konumuna düşüren ceza maddeleri Türkiye’ye yakışmıyor. Öyle ki bir yazar, bir savcıyı düzenlediği iddianame yüzünden eleştirdiğinde, hemen hakaret, adli yargıyı etkilemeye teşebbüs’gibi suçlarla suçlanmakta, buna ek olarak TCK’nın 53/1 maddesi gereği medeni haklarının bile elinden alınması istenmektedir. Başbakan Erdoğan’dan beklentimiz, bu rezalete el koymasıdır.’
Bu yazıyı yazışımın bir nedeni de benim bir köşe yazım yüzünden 7 yılı bulan hapis tehdidi ile yargılanmaya başlamam olmuştu.

***

Şimdi bu çağrımdan vazgeçiyorum. Vazgeçiyorum çünkü; benim durumum ile şu an yargılanmakta olan birtakım gazetecilerin durumu çok farklı.
Bunların büyük bölümü, iktidara yaranmak adına, iddianamaler daha yayımlanmadan oradan bölümler yayımlayarak tutuklu insanlara karşı cellat gibi davranan gazetecilerdir. Bu tip gazeteciler; çaresiz insanları mahkum ettirmek için haberleri bile ters yüz etmeyi asli görev bilirler. Ergenekon soruşturması sürecinde, bu tip polis gazetecilerine birçok yapay haber sızdırıldı. Bir bölüm köşe yazarı da bu yönlendirilmiş haberler doğru imiş gibi köşelerinde cellatlık yaptılar.
Askeri casusların bile ulaşamayacağı özel iletilen belgeleri alan bu özel gazeteciler; onu, iktidarın karşıtlarını mahvetmek için kullandı. Bunlar, gazeteci elbisesi altında insanların onurlarıyla, gelecekleriyle, hatta hayatlarıyla oynadılar. Bu haksız ve yönlendirilmiş haberler yüzünden intihar edenler bile oldu.
Şimdi; bu haysiyet celladı gazetecilerden mağdur kişiler hesap soruyorlar. Onları mahkemeye vererek...
Bu tür polis gazetecisiyle kendimi asla aynı konumda görmek istemem, istemiyorum...
Çünkü onlar, güçlünün emrinde, gücü daha acımasız hale getirmek için görev yaptılar.
Ben ise işte o güce karşı ezilenin yanında yer aldım...
Onlar; içeri tıkılmış ve yıllardır mahkeme karşısına çıkartılmayan sivil kişilere saldırdılar.
Ben ise o yanlışı yapan savcıları eleştirdim...
Ben de basın suçundan yargılanıyorum, onlar da...
Ama ikimiz farklı konumda, farklı cephelerdeyiz...
Ben; iktidarın karşısında, devlet kutsallığının arkasına saklanarak yanlış yaptığına inandığım resmi görevlileri eleştiriyorum.
Onlar ise o görevlilerden aldıkları özel bilgilerle çaresiz insanların hayatlarını mahvetmeye çalışıyorlar. İftira ile, yalan ile, uydurma belgelerle...
Savcıdan daha savcı, polisten daha polis bu kişilerle nasıl olur da ben; aynı basın suçu adı altında birleştiriliriz?
Bu yüzden, eğer onlar affedilecek ise ben o aftan yararlanmak istemiyorum.
Başbakan Erdoğan’dan bir düzenleme yaptırması yolundaki isteğimi de geri çekiyorum.

***

Bu polis gazetecilerinin nasıl çalıştıklarını bilmezden gelenlere son örneği yeniden hatırlatalım. Türk Metal Sendikası’nın Başkanı olan Mustafa Özbek, AKP iktidarına karşı idi. Hem sendikası hem ART televizyonu bu yönde duruyordu. Bence bu yüzden; birileri onu tuttu Ergenekon Terör Örgütü diye yarattıkları muhalifleri tutuklama operasyonuna kattı. Bu işe de yandaş medyada çalışanlar davul çalarak destek verdiler.
Adamcağız 22 ay içeride kaldı. Perşembe günü tahliye olduğunda, ’22 ay yattım, hakim önüne çıkartılmadan serbest bırakıldım.’ dedi.
Mustafa Özbek’in özel hayatı mahvedildi.
Sendikal gücü kırıldı.
Muhalif ART televizyon kanalı çökertildi.
Sonra, buyur dışarı, dediler.
Bırakacaktınız, neden tutukladınız demezler mi adama? Tutuklamadan
yargılasa idiniz olmaz mıydı, diye sormazlar mı şimdi?
Ve Mustafa Özbek gibi daha nicesi... Bir rektör var: Fatih Hilmioğlu... Adamcağız ciddi biçimde hasta ama içeride tutuluyor. Mehmet Haberal’a herkes kefil ama bırakılmıyor.
Yargılansınlar... Suçları var ise cezalarını da çeksinler ama yargı sürecini işkenceye çevirmek vicdanları kanatıyor.
İşte bu çaresiz insanlara zamanında demediklerini bırakmayanlar, onlar aleyhinde uyduruk haber yapanlar şimdi bu kişilere hesap verme sürecinde.
Versinler hesapları, versinler. Arkamda hükümet var, diyerek yalan haber yapanlar; köşelerini karalama merkezi gibi kullananlar hesaplarını versinler...
O yüzden diyorum ya; basın affı istemiyorum arkadaş...
* Rıza Zelyut / Güneş


 

+++

 


Başbakan’ın çok hukuklu sistemi
... Sayın Başbakan’ın, Ankara Üniversitesi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmaya bakalım, aynen şöyle demiş: “farklı inanç gruplarının gerekirse kendi yargılamalarını yapmalarının mirasçılarıyız. İnşallah gelecekte yine böyle öncü bir rol üstleneceğiz.” İşte bugüne kadar tüm yaptıkları gibi, “demokrasiyi, hukuk devletini, çağdaş devlet anlayışını” tamamen ortadan kaldıracak bir söz daha.
Hiç kuşkusuz “farklı inanç gruplarının kendi yargılamalarını yapmaları” demek, çok hukukluluk demek. Her inancın, her dinin kendi hukuk ve kendi yargı sistemi olması demek. Bu da çağdaş hukuk anlayışının, çağdaş egemenlik anlayışının sonu demek.
Bu sistem, Osmanlı İmparatorluğu’nun da sonunu getiren nedenlerden biri olmuştur. İlk başlarda, Osmanlı toplumu içinde, Müslümanlar dışında yer alan diğer dinsel topluluklara, kendi hukuklarını uygulama, kendi yargılarına tabii olma hakkının verilmesi, o dönemde, Osmanlı’nın  “hoşgörü anlayışını” gösteren bir uygulama idi. Ancak Osmanlı’nın gücünü yitirmeye başlaması ile, bir yanda kapitülasyonlar ve yabancı uyruklulara tanınan yetkiler, diğer yanda da çok hukukluluk uygulaması, Osmanlı Devleti’nin egemenlik hakkını yitirmesine neden oldu. İşte bu nedenle de, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, bu uygulama yerini, ülkenin tümünde uygulanacak hukuk kuralları anlayışına ve tüm vatandaşların, din, mezhep, dil, ırk, cinsiyet ayırımı yapılmaksızın, aynı hukuk kurallarına ve yargı kurumlarına bağlı olacakları bir hukuk sistemine bıraktı. Sayın Başbakan bunu bilmiyor, yanlış biliyor. Ya da ne bilsin, hukukçu değil ya! Ona söyleyenler yanlış söylemiş!
Üstelik, çok hukuklu bir sistemi yani her inanç grubunun kendi yargı sistemine ve yargılama kurumlarına tabii olduğu bir uygulamayı, farklı dinsel gruplar, farklı cemaatlar arasındaki ilişkilerin fazla olmadığı çokuluslu bir imparatorlukta yürütmek mümkün olabilir.
...
Kusura bakmayın ama bir de bu iktidarla uzlaşarak anayasa yapacağız, özgürlükler getireceğiz ha! Oturup üniversitede türban sorununu, demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözeceğiz ha! Bu iktidarla, bu arkadaşlarla... 
* Süheyl Batum / Cumhuriyet


 

+++

 

Büyük operasyonun hedefi gazeteciler mi!..
Birilerinin operasyonel örüntüsünü artık biraz biliyorsam sırada büyük operasyon var. Bu operasyonda ise Hanefi Avcı’ya destek veren gazeteciler alınacak. Bunun işaret fişeğini Önder Aytaç attı... Fehmi Koru’dan bayrağı devralan bir isim...
Önder Aytaç hafife alınacak bir isim değil.
...Öfke dolu bir yazıyla birilerinin kızgınlığına tercüman oldu. Dil bir gazeteci dili kesinlikle değil... Bu nedenle de bir kolektifin ürünü...
’Biz senin g...tünü kaldırdık... Ama kalkan g...ünü indirmek benim boynumun borcudur “... İfade bu...Cümle kendini ele veriyor. Birileri kaldırmış... Biri de indirecek... Ama yazının sonuna geldiğimde  gözlerime inanamadım.
Önder Aytaç açıkça hedef gösteriyor ve tehdit ediyor:
’Hatta medyatörlerin, DHA ve NTV’yi bile Hanefi Avcı’ya kullandırmalarından kaynaklanan, buralarda Ergenekonvari çalışma yapan bazı gazetecilerin bile sorgulanır duruma gelmeleri söz konusu olacaktır. ”
Yani?
Birileri çok ama çok öfkeli... 
* Serdar Akinan / Akşam

 

+++

 

Baskıncılara mesleki jestte bulunmuş
Haber, özetle şöyleydi:
 “Hanefi Avcı’nın ofisinde yapılan aramada çok sayıda gazeteciye ait telefon görüşmelerinin yer aldığı ses kasetleri bulundu.”
Gazetelerin hepsinde değil, bazılarında, yine Hanefi Avcı’yla ilgili bir başka haber daha vardı.
O da şuydu:
“Evimde bulunan kasetlerin
asla dinlemeyle ilgisi olamaz. Çünkü emniyet son 10 yıldır kaset kullanmıyor.
Dijital materyaller kullanıyor. Dinlemede kaset kullanan hiçbir birim yoktur.”
Gazetelerin çok azındaki Hanefi Avcı’yla ilgili üçüncü haber de, cezaevinde kendisini ziyaret eden TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun CHP’li üyelerine söylediği şu sözdü:
 “Boşalttığım ofisimin 28 gün sonra aranması manidardır!”
İstihbaratçı bir emniyet müdürü ileride arama yapılacağını ve aleyhinde malzeme olarak kullanılacağını bile bile...
Boşalttığı ofisindeki dinleme kasetlerini yok etmeyip ortada bırakıyor...
Arama yapacak meslektaşlarına adeta büyük bir “mesleki jest”te bulunuyor!
Çok manidar bir ülkede yaşıyoruz, çoookkk!
* Melih Aşık / Milliyet

 

+++

 

Kırmızı ibikli küçük tavuk
Kapıları cart diye açtılar.
Kesi hayvanı getirildi.
Besi hayvanı getirildi.
Yetmedi, et ithal edildi.
Şimdi?
Süt ithalatına izin verildi.
*
ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli halk masalı var...
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, buğdayı ekmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, “İş başa düştü” der, kendi eker, büyütür, öğütür, ekmek yapar, “Beraber yiyelim mi?” diye sorunca, ekimine yardım etmeyen öbür hayvanlar sofraya oturmaya kalkar... Gülümser, “Yok öyle yağma” der, lokma bile vermez.
*
Bu masalı okuyan Amerikalı, İngiliz ve Rus çocuklar, ders alır, çalışmayana ekmek mekmek olmadığını kavrar.
E herkes çocuk değil tabii... Küreselleşme karşıtı oldukları için ha bire sopalanan aktivistler, bu masalı revize edip, UNICEF’in sitesinde yayınladılar. Ki, öbür ülkelerin büyükleri okusun!
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk, buğday tanesi bulur, yardım ister... Ördek “Boş ver buğdayı, kahve tohumu satayım, acayip para kazanır istediğin kadar buğday alırsın” der. Domuz “Kahve ek, ben pazarlarım” diye seslenir. Fare ise, “Kahve ekmen için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.
*
Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar, “Kahve ekmem için kim yardım edecek” diye sorar... Ördek “Gübre satayım, çabuk büyür” der. Domuz “Böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir. Fare ise, “Gübre ve ilaç alman için istediğin kadar borç verebilirim” diye akıl verir.
Neticede hasat vakti gelir, kırmızı ibikli küçük tavuk “N’apacağım ben şimdi bu kahveyi” diye sorar... Ördek “Paketlemek için fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir. Domuz “Herkes kahve ekti, fiyatlar düştü, beş para etmez maalesef” diye seslenir. Fare ise,  “Borcunu öde artık” der!
*
Kırmızı ibikli küçük tavuk ibiği kaptırdığını fark edince, “Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar... Ördek “Ekmek var da, paran var mı” diye sorar. Domuz “Herkes kahve ekti, buğday kalmadı, kusura bakma” der. Fare ise, “Borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan, artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin verebilirim” diye akıl verir.
*
Şimdilerde, bizim kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisinin olan tarlada ırgat olarak çalışıyormuş... Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek’le domuz’un fare’yle ortak olduğunu öğrenmiş!
Böyle bu işler. “Masal çok uzun, okuyamam” diyenler için, bi de kısacık fıkrası var...
*
Elmayla elmaşekeri yolda karşılaşmışlar. Elma jest olsun diye “Elbisen ne güzel” demiş. Elmaşekeri havaya girmiş, “Armani” demiş. Elma gülümsemiş: “Kıçındaki kazıktan belli!” 
Yılmaz Özdil / Hürriyet

 

+++

 

Yüzde 42 aptalsa..
O mahallede işin ne!
Adam yazmış.. Öncülük yapan, tetikçi olan..
Diyor ki; Her alanda olduğu gibi, akıl- zeka katsayısında da Türkiye ilerledi. Sonunda aptal olmayanlar yüzde 58 seviyesine ulaştı.. Arkadaş zeki ya, dolambaçlı yoldan yüzde 42’ye aptal diyor.. Ben de diyorum ki.. Madem yüzde 42 aptal sen hâlâ aptalların mahallesinde neden oturuyorsun.. Akıllılar mahallesine taşınsana!.. Aptalların mekanlarından çıkmıyorsun, akıllıların arasına karışsana.. Ne işin var Bağdat Caddesi’nde, Asmalımescit’te.. Niye Tünel’de turluyorsun, Kadıköy’de keyif çatıyorsun..
Ne işin var aptalların arasında..
Akıllı adam aptalların arasında oturur mu?
* Mehmet Tezkan / Milliyet

 

+++

 

MİNİ YORUM
 “Hayır”lı düğün
Önceki akşam bir düğüne katıldım; gösterişten uzak ve samimi... “Sahici” yani. “Nirvana”ya ulaşmış “muhafazakarlar”ınki gibi “genç çifte bilmem kaç bin dolara yaptırılan özel beste”lerle değil “dua”yla başladı nikah. “Hayırlı” olması için birer “Fatiha” istendi konuklardan... Şahitlerden biri “13 Eylül itibarıyla” Evet “demek serbest” dedi; salonda kopan alkışı görmeliydiniz... Demem o ki “hayır”ı sadece “oksijen sarısı saçlı göbeği açık milliyetçiler”in tepkisi diye okuyanlar büyük bir yanılgı yaşarlar...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş