Heyyooo; ABD’nin gücü pekişti

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü haberini yorumluyor NTV’de Hikmet Çiçek:
“Ben Afganistan’da görev yaparken Amerika’nın gücü tartışılıyordu. Bu çok iyi oldu!”
Bin Ladin’in ölümü ABD’nin Orta Doğu’daki otoritesini yeniden tesise yarayacağı için iyiymiş yani!
Yaşasın Amerikan
sömürgeciliği!
Biz niye adeta çırpınıyoruz, ABD sözünün üstüne söz söylenemez hale gelsin diye bu bölgede?
Irak’ı söylemiyorum bile; Mısır’ı, Tunus’u, Libya’yı, Suriye’yi...
Şimdi Pakistan’ın özenle yerleştirildiği hedef tahtasını...
Afganistan en nihayetinde Amerika’nın yarattığı  “İkinci Hiroşima”  değil miydi?
Kullandığı kimyasal silahlarla kurutmadı mı taşını, toprağını?
Bugün su yok Afganistan’da; elektrik yok, kanalizasyon yok. Hâlâ derelerden akan çamuru içen insanlar var...
Evet evet çamur kaynatıp içiyor insanlar....
Amerikalı petrol ve silah şirketlerine milyon dolarlar kazandıran, uyuşturucu ticareti sayesinde dünyanın aslında en büyük savaş sponsorlarından birine dönüşen Afganistan’da “halk” neden iki dolara muhtaç halde!
Çünkü ABD ezdikçe büyüyebilir ancak bu ülkede.
Ve bizde bunun devamı için gerekli morali kazandı diye
seviniyoruz hep birlikte!
Yuh bize!
Yuh insanlığımıza!
Yuh aklımıza, fikrimize!
Usame bin Ladin melek değildi de; şeytansa da ancak gölge tiyatrosundaki kuklalar kadar vardı; “perde”yle sınırlıydı kötülük alanı.
Bize, kendi ülkemizde binlerce insanı katletmiş bir caniyi İmralı’da sayfiye hayatı yaşatmayı dayatanların,  “kendi teröristleri” ni imhası niye bizi böyle mest etti!
Asif Ali Zerdari’nin  “Usame Bin Ladin’i yakaladık, ABD ordusu serbest bıraktı”  açıklamasını unutmayın, aklınızın bir köşesinde kalsın bence aslında ne olduğunu anlamaya çalışırken...
Zamana ve mekana bir kere daha ve mümkünse büyüteçle bakın...
Usame Bin Ladin’in 40 bin  “savaşçı” sını eğiten CIA değil miydi Afganistan’daki kamplarda?
Ladin ailesi Bush ailesi ile aynı petrol şirketlerinin ortağı değil miydi?

***


Başına milyonlarca dolar ödül konan bin Ladin 1992’de ABD’den sınır dışı edilecek, yani resmi makamlarla teması olacak...
Ocak 2001’de Dubai’deki ’Amerikan Hastanesi’nde tedavi görecek...
Temmuz 2001’de aynı süreç tekrarlanacak...
Ve CIA hasta ziyaretine gittiği Ladin’i teslim almayacak...
ABD’nin anti-emperyalizme karşı kökten dinciliğe ihtiyacı olduğu müddetçe kah fiziken, kah sadece bir hayalet olarak yaşatılacaktı bin Ladin; ölmesi de yeni bir stratejik hamle anlamına gelecekti...
Hepsi bu!
Ne yazık;
Bu girift resmin ortasında  “ABD’nin gücü pekişti” diye sevinen figürler Türkiye’nin kanaat önderi!..

+++

İki dakikada harcadı

Ruşen Çakır Hürriyet Daily News muhabiri Ümit Enginsoy’u “Amerika’yı en iyi bilen gazeteci” diye anons etti. Dilerim Cengiz Çandar izlememiştir! Dilerim Yasemin Çongar izlememiştir... Dilerim Aslı Aydıntaşbaş izlememiştir...
Bu yok sayılmayla yaşayamaz, kafalarına sıkıp giderler maazallah!

+++

“Kocam benim...”

Bir Nazım Hikmet şiiriydi “Karım benim... İyi yürekli, altın renkli gözleri baldan tatlı arım benim...”
Başlığın ilhamı oradan geldi.
Yozgat’a bağlı Saraykent’te bir kadınla tanıştım... Orta yaşın az üstünde; yaşlı değil... Güzelce...  Oturduk elindeki poşetteki çekirdek bitene kadar lafladık... Kameralar bir an bize dönünce tedirgin oldu.  “Kocam görürse kızar”  dedi.  Fransa’daymış kocası...
10 yıldır hiç gelmemiş Türkiye’ye; arada bir telefon, çocuklarıyla görüşmek için... Bir de para yolluyormuş işte; aç kalmayacakları kadar.
“Kesin dönüş ne zaman”  dedim?
 “Dönmeyecek”  dedi kadın.  “O şimdi orada evli! Boşanacak bizi de yanına aldıracak!”
“Eee kocam diyorsun?”
“Evet!”
“İmam nikahınız mı var!”
“Yok evliyiz, anlaşmalı boşandık sadece!”
On yıldır bir gün olsun gelmemiş yanlarına; ama  “kocam”  diyor kadın başka bir şey demiyor. Ölmeyecek kadar yaşamalarını sağlıyor olmasını kanıtı sayıyor kocalığının...
Seçmenin bir kısmı da öyle galiba... Ölmeyecek kadar yaşatan iktidarı  “nimet”  gibi taşıyor hâlâ başında...

+++

Memlekette bu kadar enayi varken!..

KPSS’yi hatırlıyor musunuz? Hani soruların önceden birilerine verildiği ortaya çıkmıştı. O kişilerin kopya çektiği alenen ortadaydı. Sınavın bir bölümü tekrar edildi ve bir önceki sınavda soruların tamamını doğru yapanlar tekrar girmediler bile o sınava.
Peki ne oldu tüm bu yaşanan rezaletin sonucunda?
Savcılık soruşturma başlattı. Bu soruşturma hala devam ediyor. Sonuç veya bir dava yok üzerinden bu kadar çok zaman geçmesine rağmen.
Halbuki aynı savcılık ÖSYM ile ilgili soruşturmayı jet hızıyla sonuçlandırmıştı. Hem de 1 milyon 700 bin adayın kitapçıklarını ve sonuç kağıtlarını inceleyerek.
KPSS’ye kaç kişi katılmıştı peki?
800 bin...
Üzerinden yıl geçti ama hala soruşturma devam ediyor.
Hatta sınavda kopya çektiği iddia edilen adaylardan bazıları devlet kadrolarına yerleşti bile.
Bir tanesi TRT’ye başvurmuştu ve referans olarak bir bakanın ismini bile vermişti hatırlarsanız.
Tek somut sonucu ne oldu o KPSS’nin peki?
ÖSYM’nin o dönemki başkanı Ünal Yarımağan istifa etti.
Şimdi çok daha büyük bir rezaletle karşı karşıyayız.
Günlerdir bakıyorum ne olacak diye.
Çünkü 1 milyon 700 bin adaydan bahsediyoruz. Hepsinin geleceği söz konusu. Bu insanların aileleri var, yakınları var, gelecek sene bu sınava girecek çocuklar var.
Bir tepki, bir ses, bir kamuoyu baskısı bekliyorum...
Liseliler çıktılar sokaklara ve anında Başbakan tarafından yaftalandılar...
Muhalefet eleştirdi, anında ’bu işten nemalanan’oldu...
Tüm tepkiler hükümet ve yandaş medya tarafından pasifize edildi.
Araya bir de ’Çılgın Proje’girdi mi?
Unutuluyor ÖSYM rezaleti ve Ali Demir resmen...
’Hukuk var kardeşim bu ülkede. Biz unutsak adalet var’diyenler savcılığın yaptığı açıklamalara bir baksınlar lütfen.
Ve Adana’da 5 bin kişiyi gazeteye verdiği iş ilanlarıyla dolandıran adamın açıklamasını zihinlerinin bir köşesine yerleştirsinler;
’Memlekette bu kadar enayi varken suçlu ben miyim?’
Nihat Sırdar / Akşam

+++

Evvel yok idi işbu âdet yeni çıktı

Başbakan Erdoğan’ın uzun bir süredir geliştirdiği ve yürüttüğü, “Jölen yoksa televizyonda bana soru soramazsın arkadaş” alışkanlığı, ortamı fena halde etkilemiş görünüyor.
Ne zaman bir televizyon programında bir lidere soru sorsak...
Hemen başlıyorlar:
- O soruyu nasıl sorarsın?
- Sıkıysa o soruyu Başbakan’a da sorsana?
- Koskoca liderin karşısında nasıl oturuyorsun sen bakayım?
- Programına çıkmış bir liderin açığını aramaya utanmıyor
musun?

***


İstiyorlar ki:
Sorularımızı cevaplamak üzere karşımıza çıkan her liderin huzurunda alttan alalım, eziklenelim, jölelileşelim, soruyla övelim, aykırı gitmeyelim falan.
İstiyorlar ki:
Bir liderin sorularımızı cevaplamak üzere karşımıza çıkmasını lütuf olarak kabul edelim.
İstiyorlar ki:
Ellerimizi dizlerimizin üstüne koyalım, gözlerimizi liderin gözlerine dikelim, “fena halde etkilenmiş” gibi yapalım.
İstiyorlar ki:
Üstüne gitmeyelim, açıklarını kapatalım, deşmeyelim...
İstiyorlar ki:
Tiyatro çevirelim.
Kısacası neredeyse eski köye yeni âdet getirilmiş gibi bir durum...
Ahmet Hakan / Hürriyet

+++

Montrö Çanakkale’de delindi

Yıl 2008’di. İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’i taşıyan “Queen Elizabeth HMS Illustrious” uçak gemisi Çanakkale Boğazı’ndan özel izinle gece geçiş yaptı. Oysa, Montrö Sözleşmesi’ne göre savaş gemileri Boğazlar’ı gece kullanamıyordu. Montrö Sözleşmesi, Çanakkale Boğazı açısından o gün
delindi.
Karşılığında ne mi oldu?
Kraliçe Elizabeth, önce uçak gemisinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül onuruna resepsiyon verdi. Ardından, 2010’da Abdullah Gül, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in elinden “Chatham House Ödülü” nü aldı.
Geldik 2011’e. Recep Tayyip Erdoğan, onlara göre “çılgın”, bize göre “uçuk kaçık” Karadeniz’i Marmara’ya bağlayan kanal tasarımını açıkladı.
Demek ki, sıra İstanbul Boğazı’na geldi.
Işık Kansu / Cumhuriyet

+++

Thatcher, Türkiye’de başbakanlık yapar mıydı?

İngiltere’nin Demir Leydi  lakaplı efsanevi Başbakan’ını hatırladınız mı? Thatcher iktidarının en kuvvetli günlerinde uluslararası bir toplantıda şöyle demiş..
“Sabahleyin kalktığım zaman benimle hesaplaşacak bir basın yoksa ben o ülkede başbakanlık yapmam”
Aklıma hemen yazının başlığındaki soru geldi.. Türkiye’de yapar mıydı?
Mehmet Tezkan / Milliyet

+++

Bir kampanya olarak Sırrı

Sırrı Süreyya Önder kravat takacak mı, takmayacak mı? İşte son noktayı koydu...
Şaka değil, gerçekten böyle bir haber geçenlerde yapıldı BDP destekli Bağımsız Milletvekili adayıyla ilgili. Cihangir kahveleri, her seçim dönemi öncesi gaz verecek birilerini bulurlar ve onu da bir ’dizi kahramanına’ dönüştürüverirler.
Aşkın ve devrimin partisi diye ÖDP’ye az gaz verilmemişti zamanında.
Bir ara Baskın Oran’ın Türkiye’yi kurtaracak milletvekili adayı olarak sunulması peki?
Şimdi de Sırrı Süreyya Önder... Yazıda ’Cezmi Ersöz formülünün’yükselen değerlere uygun bir şekilde Kürt hareketiyle karışmış bir formülünü uygulayarak adını duyuran Önder yakında kendisini pop yıldızı zannetmeye başlarsa hiç şaşırmayın. Bir ara Antalya’da sahneye çıkıp şarkı da söylemişti zaten; şöhrete çok meyillidir. Bakıyorum, kendisinin ’kampanyalaşmasına’da hiç itirazı yok Önder’in. Hatta hoşuna gidiyor. Oysa benim tanıdığım, sohbet ettiğim Önder kendisini böyle karikatürleştirmeyebilirdi.
Peki o kravat sorusuna gelirsek? Hemen tıkladım tabii haberi ve kravatlı bir seçim afişini gördüm. Oray Eğin / Akşam

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları