Hillary de mi seçmen!

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer’in yazdığına göre CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Türkiye ziyareti sırasında yapmayı planladıkları görüşme için “Türkiye’nin içinde olduğu durumu iyi bilirler ama bir de bizden dinlesinler” demiş!
Yine Çakırözer’in aktardığına göre ABD’li bakana üç tane de İngilizce rapor verecekmiş Kılıçdaroğlu:
‘Yargı’, ‘Basın Özgürlüğü’ve ’Kamu Harcamaları’ üzerine.
Utku Bey sormuş haliyle:
“ABD Dışişleri Bakanı’na neden ’kamu harcamaları’raporu verme ihtiyacı hissediyorsunuz?”
Cevap:
“Eğer bir ülkede kamu harcamaları sağlıklı değilse o ülkede sağlıklı bir demokrasinin varlığından bahsedemezsiniz. Sadece Bayan Clinton’a değil tüm yabancılara veriyorum. ‘AKP’nin gerçek yüzünü görsünler’ diye. AKP’nin kendi iddia ettiği gibi demokrat ve özgürlükçü olmadığını görsünler diye.”

***

Benim aklım da buna ermiyor işte; bir muhalefet partisi lideri neden “yabancılar” a “AKP’nin gerçek yüzünü gösterme” ihtiyacı duyar ki!
Hillary Clinton mu gelip oy kullanacak 11 Haziran’da?
ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni sevmemesi, üzerini çizmesi velev ki alaşağı etmesi mi güldürecek yüzümüzü?
ABD eliyle gelen, evet ABD eliyle gider ama...
Gidenin yerine gelmeye talip olan ne diye bundan ibret almaz da, o “el”in tutmasını bekler kendi elinden de hâlâ!

***


Aynı köşeden aldığımız bilgilere göre bir de Almanya, İngiltere, ABD programı varmış takviminde CHP’nin?
Özellikle ABD programı ilginç;
“Seçim öncesi, oradaki düşünce kuruluşlarına CHP’nin görüşlerini aktaracaklarmış...”
Düpedüz “Turkish WikiLeaks” işte!
Aslında CHP diye özelleştirmeye de hiç gerek yok; Türkiye’de iktidar olmak isteyen herhangi bir siyasi partinin, “seçim öncesi görüşlerini aktarması gereken yer” Amerikan düşünce kuruluşları mıdır yoksa;
Orta Anadolu’nun şalvarı ve yazmasıyla alabildiğine muhafazakar ve fakat yaşayışının referansı olan bütün kültürel kodları, bütün değer yargılarıyla bu toprağa, bu devlete ve millete alabildiğine bağlılıklarıyla “Türk devrimi”nin mimarları mıdır?
Rejimle kavgası olmadığı halde, “un çuvalları”nın hatırına rejimle kavgası olanların “oy çuvalları”nı doldurmak durumunda kalmış insanları mıdır bu ülkenin?
Oturdukları yerden, bol parçalı yeni dünya “puzzle”ları tasarlayanlar mıdır “ikna” olması gereken Türkiye’de iktidar değişiminin zaruriliğine...
Yoksa, Kuzey Doğu Anadolu’nun teni, Güney Doğu Anadolu’nun yüreği kavruk insanı mıdır? Trakya’nın eli-ayağı nasır tutmuş çiftçisi, Karadeniz’in bütün yükünü küfesine yüklenen kadını mıdır? Ege’nin ufku deniz rengi kararlı gençleri, Akdeniz’in portakal kokulu ‘endişeli’ ahalisi midir?
Çakırözer’in yazısını okuyan da sanır
ki Türkiye’de iktidar olacak partiyi “halk”
değil de “ABD” seçiyor!
“İcazet”siz olmuyor bu işler!
Görülmüş, duyulmuş şey mi yahu!!!

***

Ha bu arada ABD’ye gidecek heyete kimin başkanlık edeceğine karar verilmemiş henüz...
Fazla düşünmeye ne hacet;
TESEV kontenjanından Binnaz Toprak etsin!

 

+++

 

Teşekkürü de
yamuk çıktı:
“Şizofren”
Bu da bir hastalık mıdır acaba; “sınırı aştı”mı dilleri çözülüyor, ağızlarından çıkana mukayyet olmakta güçlük çekiyorlar. Türkiye’de söylemeyi akıllarından geçiremeyecekleri ifadeler fışkırıyor ağızlarından.
“Akıl baliğ değil” raporuna benzer, bunlar için de “dili baliğ değil” raporu almalı belki; mazur gör abisi daha dilini tutmayı öğrenemedi! Dilini tutmaktan kastım asla “sansüre biat” değil. Ama kendilerini toplum huzurunda “konuşma” yetisini sergileyebilecek mertebede gören kişilerin, beyinleriyle ağızları arasındaki asgari organizasyonun sağlanmış olmasından emin olmaları gerekmez mi? Bu organizasyon tam manasıyla kotarılmadan girişilen her tür konuşma eylemi, aslında dilin pervasızca oraya buraya uzanmasından ibaret kalmaz mı? Şu “dil” dediğin “her şeye kadir” organ harekete geçirilmeden önce  aklın, mantığın, vicdanın onayını beklese iyi olmaz mı?
Durup dururken boğmadım kendimi bu sorulara... Nafile boğuşmaya sebep zat; hiçbirşeyden çekmedi dilinden çektiği kadar taifesinin kronik örneği Orhan Pamuk!
Yine sınırı aşmış; ve bu kez Atina’dan, geçmişte bir başka sınır aşımı halinde Almanya’dan boca ettiği iftira ve hakaretlerine yenisini eklemiş: “Şizofren!”
Siz “Nobelli yazarım” diye kitaplarına yok sattırın o da bu derinliğinizi(!) “şizofren”e bağlasın! Ne teşekkür ama!
Bu arada “gerçeklerle olan ilişkileri büyük ölçüde azalmış” kişileri tanımlarken kullanıyoruz biz “şizofren”i... Ve bu arada Pamuk; tarihi belgelere bakılırsa gerçeklerle ilişkisi bulunmayan “Bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü...” sözlerinden geri adım atmayacağını duyurmuş iyi mi!

 

+++

 

‘Sütü bozuklar’
Geçenlerde yıllarını TSK’ye verdikten sonra, sivilde hukuk alanında önemli işlevler üstlenmiş bir haber kaynağımız demişti ki:
“ABD yakın geçmişte Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin kendi lehine değiştirilmesi için büyük çaba harcamıştı. Ama özellikle Deniz Kuvvetleri Komutanlığı buna büyük bir direnç göstermiş ve ABD istediği amaca ulaşamamıştı. Şimdi yürütülmekte olan soruşturmalarla o Deniz Kuvvetleri Komutanlığı kadrolarından intikam alınıyor.”
Haber kaynağımızın bu sözlerinden birkaç gün sonra Kafes davasında yargılanan Koramiral Ali Feyyaz Öğütçü duruşmada o önemli açıklamayı yaptı: “Sık sık ABD’ye giden içimizdeki sütü bozuklar denize mermi döküp bize komplo kurdu. Bu ekipten iki astsubayı tutuklamıştık.” 
Işık Kansu / Cumhuriyet

 

+++

 

‘Bekir Coşkun Hastalığı’
’Rahatsızlığı’ duyurusuyla yazısı çıkmadığı gün Bekir Coşkun denizde yüzüyordur.. Bir okuru kıyadan bağırır.. Gerisini kitaptan okuyalım..
“Geçmiş olsun valla... Gazetede okuduk, ailece çok üzüldük.. Bu tarafa gelmişken bir bakayım dedim...”
“Dengemi tutturamıyorum... Bilhassa ileri geri konusunda hastalığım var.. . Bana Türkiye sanki geri gidiyormuş gibi geldi... Halbuki ileri gidiyormuş... Ben bunları söyleyince baktık ki hastayım...” (Başın Öne Eğilmesin, sayfa 102) 
Son günler de AKP’ye başından beri entellektüel destek veren liberalleri okuyunca, Bekir Coşkun’un yakalandığı  hastalık yayılıyor diye düşündüm..
Çünkü onlar da... İleri demokrasiye geçtikçe geri gittiğimizi yazmaya başladılar..
Mehmet Tezkan / Milliyet

 

+++


Demokrasilerde nankörlük serbesttir
Sanatçıyla kavga ediyorsunuz. Liberalle kavga ediyorsunuz.
Zaten sesini büyük ölçüde kısmış olan medyayla kavga ediyorsunuz.
Köşe bırakarak yaptığının bedelini ödemiş köşe yazarıyla kavga ediyor-sunuz.
Muhalefet lideriyle “Kağıthane’yi bilmiyor” düzeyinde kavga ediyorsunuz.
Çevreciyle kavga ediyorsunuz. Diziciyle kavga ediyorsunuz.
Sayın Başbakan...
Biliyorum: Bütün bu kavgaların
ardından toplumun önemli bir bölümünün gözünde büyüdükçe büyü-yorsunuz.
Ama toplumun bir kesimi de size karşı nerede ortaya çıkacağı pek belli olmayan bir öfke biriktiriyor.
Ve o öfke, sizin gurur duyduğunuz bir eserin açılışında ortaya çıkıveriyor.
Bir de şu var Sayın Başbakan:
Memleketi duble yollarla donatsanız da... İleri demokrasinin şahikasını ortaya koysanız da... Gecenizi gündüzünüze katsanız da... Her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en güzelini yapsanız da...
Yine de size “kaşının altında gözün var” diyenler çıkacaktır.
“Demokrasi” dediğimiz rejim, ne yazık ki bu türden “nankörlükler”e açık bir rejimdir.
Ağzı olan konuşur demokrasilerde...
Ayrıca “nankörlük” de sonuna kadar serbesttir demokrasilerde.
Ahmet Hakan / Hürriyet

 

+++

Yuhalanan
Erdoğan’ı en
iyi onlar anlar
Türkiye’nin neredeyse yarısına yaranamamak, sahillerde varolmamak, gittiği her yerde tepki görmek egosunu her şeyin önünde tutan Başbakan’ın kabul edebi leceği bir durum değil; bunu biliyoruz.
Ancak bu gerginlik politikası sürdükçe tepkiler de çoğalacak.
Dikkat ediyor musunuz, Başbakan ne zamandır fanatik taraftarı olduğu Fenerbahçe’nin maçlarını televizyondan izliyor. Belli ki ’endişeli modernlerin’ içine çıkmayı tercih etmiyor bu dönemde. Bu durum bana biraz onunla ’yol arkadaşlığı’ yapan liberal yazarları andırıyor.
Mehmet Ali Birand yuhalamaları duyunca tabii ki ’Eyvah’ der, panikler ve yayını kesmeye çalışır. Çünkü yuhalanmayı, insan içine çıkamamayı en iyi o bilir.
Bir zamanlar gezmeye çok meraklı ’liberal’ yazarları sosyal hayatta göremiyoruz artık. Sokağa çıkamıyorlar, çünkü gezdikleri yerlerde insanların hışmına uğruyorlar. Roni Margulies’in kafasına boya döküldü kısa süre önce... Taraf yazarları yumurta yedi... Hasan Cemal’e geçen yaz Gündoğan’da denize girerken öyle büyük tepki göstermiş ki etrafındakiler, hemen orayı terk etmek zorunda kalmış. Başbakan’ın liberallerle kaderi böyle benzeşti işte... 
Oray Eğin / Akşam

 

+++

 

Kimden özür dileyeceğinizi bilin
Her toplantı ve o toplantı için toplanan her kalabalık, sizin istediğiniz gibi olmayabiliyor. AKP mitingleri ve açılış törenleri için toplanan kalabalık, kendi isteğiyle gelen veya oraya taşınan AKP’lilerden oluştuğu için verilen tepkiler hep istendiği gibi oluyor. Hatta o kadar istendiği gibi oluyor ki, Başbakan Tokat’taki referandum mitinginde ’Kılıçdaroğlu türban sorununu çözerim diyor. İnanıyor musunuz?’ diye sorduğunda, coşkulu kalabalık hep bir ağızdan ’EVEEEET’ diye bağırabiliyor.
Bir nevi şartlı refleks yani.
Ama her zaman şartlanmış kitleler veya bir zamanların moda tabiriyle ’bindirilmiş kıtalar’ karşınızda olmayabiliyor. Kendi binip gelen ’kıtalar’ karşısında aynı propagandayı yapmaya çalışınca Aslantepe’de olanlar oluyor.
... Başmüzakereci Egemen Bağış protestoculara nankör derken, kendisinin yardımcısı Yasin Ekrem Serim twittera aynen şöyle yazıyor; ’Bole bi serefsizlik yok. Nankörsünüz. Kimin sayesinde o statta maç izliosunuz. Kim yaptı lan o stadı size. Geri zekalı kus beyinliler.’ Hakaretleri de bilerek yazdım ki Galatasaraylılar bugün bizzat yöneticileri vasıtasıyla kimlerden ’özür dileyeceklerini’ bilsinler diye...
Nihat Sırdar / Akşam

 

+++

 

Deve hikayesindeki gibi...
Sayın Başbakan; kendisine verilen ve padişahların bile elinde olmayan yayın durdurma yetkisini savunurken, ’Bu yayın durdurma yetkisini 1994’te CHP iktidarı verdi’ buyurmuş.
Aynen meşhur deve hikayesi... Neresi doğru ki bu iddianın?
Nasıl olsa bu millet araştırmaz, incelemez; Tayyip Bey’in ağzından ne çıkarsa, ’Elhak doğrudur!’ der...
Başbakan da atar tutar.
Gerçeği buyurun lütfen:
1-1994’teki hükümeti oluşturan 20 Ekim 1991 seçimine CHP girmemişti.
2-Çünkü CHP o tarihte yasaklı idi ve ancak 1992’de açılmıştı.

CHP’nin yeni yönetimi temel politika olarak “AKP’ye karşı nasıl olsa bizden başka gidecek yer yok” zihniyetini belirlemiş gibi. AKP’ye karşı olan seçmen “çantada keklik” görülüyor. Bunun böyle olmadığının anlaşıldığı gün herhalde iş işten geçmiş olacak. 
Can Ataklı / Vatan

 

+++

 

Faşizme karşı omuz omuza(!)
Mehmet Şandır, her partinin seçimi kazanmak için diğerleri üzerinde hesapları olabileceğini belirttikten sonra, “Sizin hesabınız ne” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Kaç gündür Mersin’de dolaşıyorum. Herkes aynı hesabı yapıyor. AKP iktidar olduğunda 1 kilo limon da 1 litre mazot da 1 liraydı. Bugün limon 30, mazot 300 kuruş. Parası olup ürününü depoya koyabilen limonu kesiyor, diğeri dalda bırakıyor .”
Halkın öfkeli olduğunu ileri süren Şandır, iddiasını Arena Stadı’nın açılışında Başbakan’a gösterilen tepkiyi şu farklı yoruma tabi tutarak destekledi: “Bugün halk öfkesini bireysel olarak ortaya koyamıyor; çünkü özellikle küçük yerlerde ekmek yemek için AKP’ye laf etmemek, hatta AKP’li görünmen gerek. Bireysel çıkış topyekûn saldırı altında kalmak demek. İşte o nedenle vatandaş öfkesini, Arena stadında olduğu gibi toplu mekanlarda gösteriyor. Bu öfke, sandığa da yansıyacak.”  
Şükrü Küçükşahin / Hürriyet

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları