Hırsızın hiç mi suçu yok?

A+A-
Ahmet SEVGİ

Meşhur fıkradır bilirsiniz, Nasreddin Hoca’nın evine gece hırsız girer, evde ne var ne yok götürür. Sabahleyin komşuları toplanır, Hoca’yı soru yağmuruna tutarlar:
-Hoca Efendi kapıyı açık mı bıraktın yoksa?
-Hocam şu eski pencereleri değiştir diye size kaç defa söyledik.
-Bir köpek alıp bahçe kapısına bağlasaydın bu iş başına gelmezdi.
Nihayet Hoca dayanamaz ve  “Komşular, tamam da hırsızın hiç mi suçu yok?” der. O hesap, maalesef bizde gerek kamuoyu gerekse mahkemeler hep suçludan yanadır. Adam savcının tatil masrafını ben ödedim diyor, kimse çıkıp da niye benimkini ödemedin de savcınınkini ödedin? Çıkarsız çiçek olur mu? demiyor. Dinimize göre rüşveti alan da veren de cehennemlik değil midir?
Demokratik toplumlar  “doğruya doğru, eğriye eğri” diyebilen fertlerden oluşur. “Hırsız benimse masumdur” mantığıyla bir yere varamayız. Esasen  “benim valim, benim polisim, benim savcım”  söylemleri de problemli bir ifade tarzıdır. Senin valin, senin polisin varsa gayet tabii onun valisi, onun polisi de olur. Böylece de o çok şikayet edilen  “paralel yapı”  ortaya çıkar.
17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan sonra özellikle yandaş kalemşorların:  “Efendim, şu kadar milyon dolar yolsuzluk yapıldığı iddia edilmektedir. Oysa söz konusu operasyonla devlet şu kadar milyar dolar zarara uğratıldı. Değer mi yani”  tarzındaki pragmatik yaklaşımlarını anlamak mümkün değil. Zira, birisi çıkar da  “Şeriata göre hırsızlık yapanın eli kesilir. Çalınan hangi eşya kesilen bir ele değer?”  dese ne cevap vereceğiz? Yani hırsızlık bizatihi hırsızlıktır. Hırsızlık vesilesiyle kamunun uğradığı zararın azlığı veya çokluğu hırsızlığın mahiyetini değiştirmez. 
Bu noktada Halit Ziya Uşaklıgil’in şu sözü hatırıma geldi:  “İnsanlar tuhaftır, fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.”  Son günlerde gündemi işgal eden rüşvet ve yolsuzluk iddiaları şayet doğru ise kanaatimce bunu yapanlar vicdanlarını “daru’l-harp”  kavramıyla susturmaktadırlar. Biliyorsunuz İslam hukukunda “daru’l-harp”  ve  “daru’l-İslam” diye iki ayrı kavram var. Maalesef bazı insanlar Türkiye’yi  “daru’l-harp” (harp sahası, savaş alanı) olarak görüyor ve  “savaşta her şey mubahtır” diyerek vicdanını susturuyor. İnsanlar vicdanlarını susturduktan sonra da devamının nasıl geleceği malum... 
İsterseniz yazımızı Ekrem Bey’in bir beytiyle sonlandıralım;
“Vicdandır isâet-i fi’linde âdemin//Dâvâcısı, şuhûdu, kavânîni, hâkimi.” 
Şair meâlen diyor ki:  “İnsan kötü bir iş yaptığında onu yargılamak için gerekli olan hâkim, kânun, şahit, dâvâcı... Hepsi o insanın kendi vicdanı olmalıdır.” Şayet “daru’l-harp”i yanlış yorumlayarak vicdanınızı susturmuşsanız her şeyi yapabilirsiniz. Olup bitenleri başka nasıl izah edeceğiz?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları