Hocalarım, okullarım...

Altemur KILIÇ

Bizim kuşaklar, onlara “hocam” derdik! Şimdi ögretmen oldular ve yüksekokullarda da “öğretim üyesi” !
Ben çok talihliyim. Ailemin imkânları olduğu için yabancı okullarda, İstanbul’da Nişantaşı’nda İngiliz okulunda (Şimdi Anadolu Lisesi olmuş) ve Robert Kolej’de okudum. Çok değerli Türk ve yabancı hocalarım “öğretmenlerim” oldu. Zamanında bazılarına iyi not vermedikleri -ceza verdikleri- için kızmış olsam bile şimdi onlardan dersler dışında da çok şeyler öğrendiğimizi anlıyorum! Ruhları şad olsun!

İlkokulum
İlkokulumdan başlayayım: 1930’da ilkokulu Türk okulunda okumak mecburiyeti gelmeden, yani “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ndan (eğitimin birleştirilmesi) evvel ilkokulu ve ortaokulun ilk sınıfını, İstanbul’da Nişantaş’taki İngiliz Ortaokulu’nda (English High School for Boys) okudum. Binası, şimdi Anadolu Lisesi! Tesadüfen eşim de, Beyoğlu İlkokulu’ndan sonra gene Beyoğlu’ndaki İngiliz Kız Ortaokulu’na gitmiş.
Zamanın ünlü Baker -İngiliz- mağazasından satın aldığımız, siyah bleyzer ceket, gri pantolon ve beyaz gömlek, bir de üzerinde okulun renkleri olan lacivert-mavi küçük takke gibi  kepler giyerdik. Bir de siyah “mestlerimiz” vardı... “Mest”, bağsız iki üst yanı lastik, kolay giyilip çıkarılan ayakkabılar... Okula girerken ayakkabılarımızı çıkararak mecburen mestleri giyerdik. Yoksa ceza alırdık...
Okulun disiplini çok sıkı, cezası boldu. Sağa baktın ceza, sola baktın ceza, Türkçe konuştun ceza. (İngilizce öğrenelim diye) Okul parmaklığının dışındaki satıcıdan çikolata aldın diye ceza! İlk cezamı da; satıcıdan bir şeyler alan arkadaşımı uyardığım için aldım. Öğretmen benim de aldığımı sanmış. Henüz İngilizce bilmediğim için derdimi anlatamadım, kendimi savunamadım... Bu çaresizliğin ve haksızlığın acısını hâlâ çekerim...
Okulun müdürü, Anglikan papazı olduğunu çok sonra cenazesinde öğrendiğim, uzun boylu zayıf, çipil gözlü kızıla çalan sarı saçlı Mr. Peach’ti. Eski Ford T markalı otomobilini bahçeye park ederdi. Eşi Suzan Peach de ilk sınıf öğretmenimiz.
Rahmetli büyük anam beni okula yazdırırken, aynen “eti sizin kemiği bizim” demiş, dayak atmalarına peşin cesaret vermişler! Hocalar ve öğrenci prefectkerleri bu icazetten bol bol yararlandılar! Mr. Peach, küçük bir değnekle ya avuçlarıma ya kaba etlerime vururdu! Ama asıl cezalar; boynunuzda  “bir daha kopya çekmeyeceğim veya koridorda koşmayacağım” yazılı tabelalarla köşede yarım saat, bir saat durmaktı!
Cezaları hocalardan fazla öğrenci mubasırlar “prefectker” verirdi. Bizim ceketlerin sol cepleri üzerinde lacivert-mavi okulun arması vardı: Bir elinde kitap tutan bir aslan! Sonraları aslan, “Bozkurt” oldu! Mubasırların -prefectkerlerin- göğüslerindeki arma ise altın rengiydi...

Tevkif cezası 
En ağır ceza “tevkif -detention- cezasıydı. Bu cezayı, ders saatlerinden sonra prefectkerler verirdi. Cumartesi veya pazar yarım veya tam gün okulda kalıp suça göre yüzlerce defa ” yapmayacağım, etmeyeceğim “ diye yazmak. Altı yaşımdan beri arkadaşım Şiar Yalçın’la bu cezaların devamlı abonesi idik! Yeri gelmişken söyleyeyim bu cezalardan o kadar bizar olmuştuk ki İranlı bir arkadaşla beraber ” İngiliz Aleyhtarları “ adlı gizli bir cemiyet kurmuştuk!
Öğretmenler daha başta konuyu iyi anlatmazlar ve sevdirmezlerse, öğrenciler de o dersten hoşlanmazlar ve başarılı olamazlar.
Hocamız, Mr. Campell yüzünden matematik ve cebirle aram hiçbir zaman iyi olmadı, hep bütünlemeye, hatta sınıfta kaldım! Yıllarca sonra, Amerika’da görevliyken tesadüf mü talih mi beni İskoç asıllı bazen derslere skoç eteğiyle giren Mr. Campell’le bir araya getirdi. Telefonlaştık, mektuplaştık ve artık papazlık ettiği Nebraska eyaletinde, Türkiye’nin gönüllü propagandacsı olmuştu...
Düşününce bu okulda bütün öğretmenlerin iyi olduklarını anlıyorum. Türkçe hocamız, okulun Türk müdür muavini, eski futbolcu Çopur Bekir idi. Can dostum Şiar Yalçın’la altı yaşımızdan beri aynı sırada oturan ve birlikte ceza alan sınıf arkadaşıydık. Beni hâlâ takaza eder: Bekir Hoca Çanakkale Savaşı hakkında kompozisyon görevi vermişti. Şiar ” Benim için de sen yazar mısın “ dedi ve yazdım. Bekir Hoca yazıyı çok beğendi ve sınıfta okuttu. Ben dayanamadım ” O yazıyı ben yazdım “ diye atıldım. Bekir Hoca hoşgörülü davrandı, fakat Şiar, fırsat buldukça yüzüme vurur durur. Dedim ya bu okulun sıkı disiplinine rağmen çok şey öğrendik ve şimdi bütün o hocaları hayırla yad ediyorum...

Koşu sırasında
kayboldum...
Okulun spor sahası Hürriyeti Ebediye Anıtı’nın hemen altındaydı. Futbol oynamak ve atletizm yapmak için oraya gidilirdi. Okul öğrencileri renkli kulüplere ayrılmıştı. Önce Green House, Pink House, Blue House diye... Kır koşuları yapılırdı. Bir seferinde ben şimdiki Fulya’da kayboldum. Okulun yolunu güç buldum!
 Daha birinci sınıftayken Field Day’e İngiltere Büyükelçisi Sir Percy Lorraine ve eşi geldi. Okulun en küçük öğrencisi ve belki de ünlü, nüfuzlu bir babanın da oğlu olduğum için, Lady Lorraine’e çiçek vermek görevi bana verildi! Ne var ki çiçekleri verirken ayağım takıldı ve Lady’nin önüne kapaklandım.
Acı ve tatlı yanlarıyla İngiliz okulunda genellikle 7 tatsız yıl geçirdikten sonra, Robert Kolej’e gittim ve orada hayatımın belki de en güzel yıllarını yaşadım...

OSMANLI MEKTEBİ’NDE FALAKA
(Sopa atılacağı sırada kurnaz çocuğun “Padişahım çok yaşa” diye bağırması üzerine hocanın sopayı yere atıp birlikte bağırdıklarını ve falakadan vazgeçtiğinin resmidir.) (Tarihten Çizgiler dergisinden)
Hoca: Hem nasara, yansuru’yu öğrenmemişsin, hem de Münker’le Nekir’in suallerini iyi bellememişsin. Yıkın şunu falakaya!
Talebe: Belledim, belledim hoca efendi. Padişahım çok yaşa!..

FIKRALAR

Ödünç karne
Karne günüydü. Küçük oğlan okuldan döndü. Annesi “Karnen nerede?” diye sordu. Çocuk güldü: -Arkadaşıma ödünç verdim. Babasını kızdıracak.

Yerlerinize
Türkçe imtihanında hoca özellikle “noktalama” üzerinde duruyor. Öğrenci yazıyı hiç noktasız, virgülsüz soru ve ünlem işaretlerini de koymadan yazmış, en alta da bu işaretleri sıralamış ve “yerlerinize marş marş” yazmış. Öğretmen de bu espri karşısında ona tam not vermiş...

Baban hazır
Çocuk Anadolu’dan gelmiş İstanbul’da okuyor. Yıl sonu karnesi zayıf dolu. Annesine bir telgraf çekiyor; “Anne karnem zayıf geldi. Babamı hazırla.” Anneden cevabi telgraf: “Baban hazır. Sen kendini hazırla!...”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş