Hoşgörüsüzlük...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmem? Son yıllarda toplumda bir acımasızlık, bir hoşgörüsüzlük ve başkalarının felaketine sevinme hastalığı baş gösterdi... Bu hastalığın özellikle de neo-İslamcı yazarlar arasında yaygın olması insanı ayrıca ürkütüyor.
12 Eylül davası münasebetiyle sarf edilen “Mahkemeye -Hüsnü Mübarek misali- kafeste getirilsin” gibi bir takım nahoş sözlerin sağlıklı bir toplumdan sadır olması mümkün değildir. Elbette suçlular cezasını çekecektir. Bunun aksi düşünülemez. Lakin suçluların cezasını çekmesini istemek başka, suçluların cezasını çekmelerinden zevk almak başka... Birincisi ne kadar âdil ve insânî bir duygu ise ikincisi de o kadar kin ve nefret dolu, gayri insânî bir davranıştır. Adalet gerek görürse -gayet tabii- parmağı kesebilir. Ama kesilen parmak için zil takıp oynamak insanoğluna yakışmaz. Her ne kadar “Adaletin kestiği parmak acımaz” deniliyorsa da, adaletin kestiği parmağın da acıdığını hissettiğimiz ölçüde insanız. Unutmayalım ki medeniyetler kin ve nefretin değil, adalet ve hoşgörünün ürünleridir.
Bizim kültürümüzde düşene vurulmaz. “Aman” diyene el kalkmaz. Biz, taş atana gül atmayı, hatta ekmek vermeyi büyüklük nişanı gören bir geleneğin varisleriyiz. Fırsat bulunca yaşlıymış, kadınmış, çocukmuş demeden yakalarına yapışmak faşist ve kapitalist anlayışa uygun düşebilir. Fakat merhamet dini İslâmiyet’le asla bağdaşmaz. Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’nin etrafında bekleşen müşriklere “Bugün artık size geçmişten sorumluluk yoktur. Haydi, gidiniz, serbestsiniz.” diyen hatta, Uhut savaşında şehit edilen amcası Hz. Hamza’nın ciğerini yiyen (Ebu Süfyan’ın karısı) Hind’i bile affeden Hz. Peygamberin ümmetine kin ve düşmanlık değil, af ve merhamet yakışır.
Rivayet ederler ki Mârûf-ı Kerhî bir gün talebeleriyle birlikte Dicle’nin kenarında oturmuşlar sohbet ediyorlarmış. Bir de bakarlar ki nehrin yukarısından bir kayık geliyor. İçinde kadınlar ve erkekler var. Kimi çalıyor, kimi söylüyor, kimi içiyor. Yani âlem yapıyorlar... Talebeler üstatlarından bunlar için beddua etmesini isterler. Mârûf-ı Kerhî elini kaldırıp: “Ya Rabbi, sen bu kullarını öbür dünyada da böyle neşeli kıl” der. Talebelerden biri “Efendim, sizin yaptığınız beddua değil, duâ. Nasıl olur” deyince M. Kerhî şu cevabı verir:
“Eğer Allah bunları affedip Cennetine alırsa size ne ziyan gelir? Derdiniz ne, ne diye itiraz ediyorsunuz?”
Kendilerini -belki de farkında olmadan- faşizmin ve kapitalizmin güç ve refahına kaptıranlara bu söylediklerimizin herhangi bir etkisi olacağını sanmıyoruz. Lakin doğru bildiğimizi söylemek de boynumuzun borcu...
Biz de 12 Eylül’den zarar görenlerdeniz. Fakat onu televizyonlarda ağzı kulağında anlatarak ikbal kapısı aramayı, belli makamlara tırmanmak için basamak yapmayı zül addederiz. Dün, darbecilere methiye yazanların, Kurucu Meclis’e girebilmek için kuyruk sallayanların bugün neler yazıp söylediklerini görünce dayanamayıp şu satırları karalamak zorunda kaldık. Sürç-i kalem ettiysek af ola...
Son söz şairin:
“Âdile fırsat düşerse kinden istib’âd eder//Zâlim, idbâra düşerken dinden istimdâd eder.” (Âdil olan insan fırsat düşünce “kin” den uzak durur. Zâlim kişi ise sıkıntıya düşünce “din”den yardım ister.)

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları