Hukukçu olmaya gerek yok; Biraz vicdan yeter

Selcan TAŞÇI

Bugün “Sizden Gelenler” günü. Dolayısıyla Ankara notlarına bir günlük ara. Mektubumuz Hasdal’dan bu hafta; buyurunuz Barbaros Büyüksağnak’ın kaleminden “yeniden yargılama”:
“Sanki; ilki dört dörtlük yapılmış, soruşturma ve yargılama esnasında bütün evrensel hukuk kurallarına eksiksiz olarak riayet edilmiş, saygın, tarafsız ve uzman kişiler bilirkişi olarak atanmış ve hazırlanan bilimsel raporlar gizlenmeyip dosyada muhafaza edilmiş, şüphelilerin sadece aleyhine değil lehine olan bütün deliller de dikkate alınmış, ifadeler sırasında sorulan sorular ve ortaya konan net deliller karşısında bazı askerlerin suçlamaları kabul ettikleri öğrenilmiş, ağır iddialara rağmen kişi hak ve özgürlüklerine gösterilen özen ve ” Şu anda soruşturma safhasındayız, nasıl olsa yargılanacaklar, asker adam da kaçar mı? “ düşüncesiyle kimse hakkında tutuklama kararı çıkarılmasına gerek görülmemiş,
Sanki; adliye binasından çıkışlarında şüpheli durumdaki birçok askerin suçluluk duygusuyla yüzlerini gizledikleri dikkatlerden kaçmamış, daha önceki benzer olaylarda tüm dünyanın haklı takdirini kazanmış medya organlarımız başlatılan bu soruşturma esnasında da masumiyet karinesine ve kişilik haklarına bağlı, sorumlu ve ilkeli gazetecilik örnekleri sergileyerek o an itibarıyla iddia aşamasında bulunan hiçbir suçlamayı gazete veya ekranlarına taşımamış, aralarında soruşturmanın gizliliği ilkesini ihlal etmek için çabalayan birkaç kanal çıksa da benzer durumlarda ketum davranmaları ile meşhur savcılık veya emniyet çevrelerinden asla bilgi sızmamış, bütün bu sürecin ardından savcılar tarafından özenle hazırlanan iddianamenin kısa, anlaşılır ve hatasız olması nedeniyle ülkenin tüm hukuk fakültelerindeki derslerde örnek olarak gösterilmesi tavsiye edilmiş,
Sanki; davanın ülkede bir ilk olması nedeniyle iddianamenin kabulünün ardından mahkeme heyeti en tecrübeli hâkimlerden oluşturulmuş, hatta mahkeme başkanının atama zamanı gelip geçmesine rağmen “dava iki gün sonra başlıyor, yanlış anlamaya sebebiyet vermeyelim” gerekçesiyle HSYK tarafından heyette değişiklik yapılmasından kaçınıldığı öğrenilmiş, Millet adına yapılacak yargılamanın millet tarafından rahatlıkla izlenebilmesi için şehrin tam merkezinde büyük bir mahkeme salonu kurulmuş, ulaşılması son derece kolay bir yerde bulunmasına rağmen asker eş ve çocukları utançlarından duruşmaları izlemeye hiç gitmemiş, daha mahkeme kararı bile beklenmeden suçlu addedilen askerlerin babalık ve kocalık haklarının ellerinden alınmaları bizzat aileleri tarafından talep edilmiş, televizyonların ibreti âlem için yargılamayı canlı olarak yayınlama isteği zaten mahcup durumdaki askerler ve aileleri tarafından reddedilmiş, 
Sanki; yargılama safhasında savunma hakkı sonuna kadar korunmuş, iddia makamının birkaç talebine karşın savunma tarafından yapılan neredeyse tüm talepler mahkeme tarafından olumlu karşılanmış, karara etki edebilecek tanıkların tümü dinlenmiş, kimse mahkeme kapısından geri çevrilmemiş, dijital veya analog olmasına bakılmaksızın tüm deliller en ayrıntısına kadar incelenmiş, akıllarda şüphenin zerresi kalmamış ve en nihayetinde herkesin kabul ettiği adil ve hakkaniyetli kararlar sanıkların yüzüne karşı okunmuş, bu kararlar doğal olarak Yargıtay tarafından onaylanmış...
Yani bu mudur? 2010 yılının Şubat ayından beri tam dört yıldır Türkiye’nin gündeminde olan Balyoz Davası’nda yaşananlar bunlar mıdır? Şöyle bir hafızalarınızı tazeleyin ve yaşananları hatırlayın lütfen! Bu yaşananlara gerçek birer soruşturma veya yargılama demek mümkün mü? Yukarıda belirtmiş olduğum hususlardan bir tanesi bile gerçekleşti mi? Siz hiç bu davada başı öne eğik bir asker gördünüz mü? Çığlığı sessiz atmalarına rağmen haklılığın verdiği güçle seslerini bütün dünyaya duyurabilen, bize hep destek olan böyle “yüce kadınlara” hiç rastladınız mı?  
Bakın 2011 yılında, tutuklanalı henüz altı ay olmuşken, hâkimlerin gözlerinin içine bakarak mahkeme salonunda yaptığım ilk savunmama nasıl başlamışım: ” Ben Deniz Kurmay Albay Barbaros Büyüksağnak. Her geçen gün biraz daha trajikomik hale gelen ve Türk Yargı tarihine kara bir leke olarak geçeceğinden en ufak bir şüphe duymadığım bu davanın 131 numaralı şahidiyim. Siz öyle deseniz de ben kendimi sanık olarak görmüyorum... 
Kendimi sanık olarak görmüyorum derken aslında Silivri mahkemesinin gerçek anlamda bir mahkeme olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Bence orada gerçek olan iki unsur vardı: Kutsal savunma görevini yerine getirmeye çalışan saygıdeğer ve vefakâr avukatlar ve iyi niyetle işini yapmaya çalışan Mübaşir Aydın Bey! Ben ise yaşanan bu tarihi sürece sadece şahitlik yapıyordum... Ne yazık ki özgürlüğümden yoksun ve sevdiklerimden ayrı olarak!
Aradan yıllar geçtikten sonra, “orduya kumpas” söylemlerini ve Başbakan tarafından yargı içindeki örgütlerle ilgili sözleri duyunca heyecanlandık tabii. Yıllardır söylediğimiz  “bu deliller sahtedir, suçlamalar asılsızdır” ifadelerinin bugün en yetkili kişiler tarafından söylenmesi elbette çok önemlidir. Başbakanın tam olarak kimleri kastettiği, henüz,açık şekilde belirli olmasa da, sözlerinin hemen ardından yapılan HSYK atamalarıyla ilişki kurulduğunda tablo açık şekilde ortaya çıkmakta.
Peki o halde yeniden yargılama ne anlama geliyor? Bir şeyin yeniden yapılabilmesi için ilkinin olması gerekmez mi? Bizler bir kere bile adil şekilde yargılanmadık ki tekrarı yapılabilsin! İlkine benzer, adil olmayan, hukuksuzluklarla dolu bir yargılama yeniden yapılacaksa, bize aynı manevi işkenceyi çektirmeye kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. İddia makamı tarafından karşımıza çıkarılan sözde delillere karşı bizim ortaya koyduğumuz delillerin doğruluğunu kabul etmek için hukuk fakültesi mezunu hâkim olmaya gerek yok, konuya hâkim olmak, biraz da vicdan yeter!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş