Hz. Mevlana ve insan

Agah Oktay GÜNER

17 Aralık günü Hak’kın büyük evliyası Hazreti Mevlânâ’nın Şeb-i Arus (Vuslat Gecesi) diye buyurduğu vefatının 737. yıldönümüdür. Bizim iman ve kültür dünyamızın yüce yıldızlarından olan Hz. Mevlânâ bir gazelinde;
“Ben Kur’an-ı Kerim’in bendesi ve kölesiyim.
Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum.
Kim ki benden bundan başka bir söz rivayet eder,
Ben o sözden de, o sözün sahibinden de davacıyım”  diyor.
O Allah’ın kitabının kölesi, Yüce Peygamberimizin ayağının tozu olmayı idrâkimizin temel hedefi yapmıştır.
Hak’kın bu büyük evliyası bir ömrü insanlara  “insan olduklarını hatırlatma” yolunda sarf etmiştir.  “Ey İnsan! Hürriyetinin kıymetini bil, hür ol da hayvan ol” diyerek, insanlara önce kendi nefsine karşı hür olmaları öğüdünü veren Hz.Pir’in vefatı, Konya tarihinde görülmemiş bir genel yasa sebep oldu. Her dinden, her soydan ve her sınıftan insanlar onun tabutunu hıçkırıklarla takip ettiler.
O, sevdiği şehir Konya’da yeşil türbenin (Kubbe-i Hadra) altında yatmaktadır. Bugün Mevlânâ Müzesi olan yeşil türbe, Atatürk’ün de on dört defa huşu içinde ziyaret ettiği bir mübarek makamdır. Tekkelerin kapatılmasına dair kanun Meclis’ten çıktığı zaman Başbakan İnönü’ye Atatürk  “Yarın Hz. Mevlânâ’nın türbesini müze olarak açacaksın”  emrini vermiştir. Nitekim bugün Mevlânâ Müzesi’ni her yıl artan bir ölçüde her dinden ve inançtan milyonları aşan sayıda insan ziyaret etmekte, dua etmekte, bu güzellik pınarından aldığı feyizleri geldikleri coğrafyalara taşımaktadır. Türbenin giriş kapısının üstünde bulunan alınlıktaki yazı  “Allah’ın Gaffar ve Rahim”  (bağışlayan ve acıyan) sıfatlarının sıcaklığında Hz. Pir’in engin hoşgörüsünün insan soyuna duyduğu sevgi ve merhametin ebedi bir ifadesi olarak ümit saçmaktadır:
“Yine de gel... Yine de gel! Ne olursan ol,
yine de gel!
Hıristiyan, Mecusi, putperest olsan yine de gel...
Bu bizim dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan yine gel...”
Mevlânâ zamanının taçsız bir maneviyat sultanı idi. Dertliler, günahkârlar hep O’nun şefkatine sığınmışlardır. Kendisinden sonra oğlu Sultan Veled ve torunu Ulu Arif Çelebi tarafından inceden inceye birçok usûl, erkân ve kaidelerle Mevlevi Tarikat’ı kurulmuştur. Mevlevilik, Türk şiir, musiki ve sanat hayatına çok büyük değerler katmıştır. En büyük hizmeti ise, Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasını Hz. Pir’in engin idrâki ile yorumladığı İslam anlayışıyla ışıklandırmış olmasıdır. Mevlevilik, Mevlânâ’nın eser ve hatıralarını korumuş ve onun düşüncelerini şerh eden eserler meydana getirmiştir.
Mesnevi Bosna’dan, Hindistan’a kadar gönüller uyandırmıştır. Divan-ı Kebir, Fihi Ma-Fih, Mecalis-i Seb’a, Mektubat bu yolda devam eden şaheserler olmuştur. 
Hz. Mevlânâ, Allah karşısında insanın durumunu belirtmiştir. O’na göre, yalnız insan Allah’ı değil, Allah da insanı sever. Bu sebeple insanoğlu bu yüceliği iyi bilmeli ve ona göre davranmalı, yaşamalıdır. Tanrı sevgilisi olan insan O’na yakışmayan hallerden uzak durmalıdır. İnsan, nefsini aşmalı, Allah’ın kendisine verdiği ve kendinde tecelli ettirmiş olduğu ölümsüz ve yüce güzelliklere özenmelidir. Hakiki insan, Allah’ın kendisine lütfettiği bu aşk karşısında şımarmaz. Nefsinin Müslüman olması için her nefes dikkat ve gayret üzere olur. 
Milletlerin saadet asırları kendini aşmış, her dem Allah’ın kudreti karşısında kendi hiçlik muhasebesini yapan şahsiyetlerin yönetim sorumluluğu taşıdığı zamanlardır. Örnek mi arıyoruz? İşte Orhun Anıtları, Fatih Divanı, Büyük Nutkun dile getirdiği devlet adamı kimliği... Dünyadaki ve Türkiye’deki bütün yıkım ve felaketlerin, hukuk tanımayan zulümlerin temelinde; kendi nefsini hak zanneden gaflet ve enaniyet vardır.
1961 yılında Buhara Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu’nu tanıdığım zaman 83 yaşında idi. Merhum Türkeş’in örtülü ödenekten kiralamış olduğu Anadolu yakasındaki evde ailesi ile kalıyordu. Türkiye’de kendi kesesinden 116 genci üniversitede okutan, milli mücadeleye gönderilmek üzere Lenin’e 100 milyon altın teslim eden, ömrü Türk dünyasının hürriyeti uğruna mücadelelerle geçmiş bu abide insan hasta idi. Parasızlıktan sobası yanmayan evde yatağında oturuyordu. Nurlu yüzünde Türk erenlerinin ilahi ışık çizgileri aksediyordu.  “Efendim, nasıl oldu da Ruslara mağlup oldunuz?”  deyince, o mübarek şahsiyet şöyle cevap lütfetti:  “Sloganları kaybettik, gençliği kaybettik, dinin, İslam’ın özünü, aşkını kaybettik, kabuğunda kaldık ve nefsini hak zannedenler bizi sattı” .
Biz ne haldeyiz? Türk toplumu olarak sloganlara sahip miyiz? Gençliğimiz ne halde? Geçtik sigaradan, alkolden, eroin kaç yaşında başlıyor? Biz İslam’ın özüne, aşkına, sorumluluk şuuruna ne kadar sahibiz? Hz. Mevlânâ’nın yüce idrâkindeki İslam’a ne kadar yakınız?
Hz. Pir’e sonsuz muhabbetlerimizle fatihalarımızı hep birlikte sunalım.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş