Hz. Ömer adaleti bu mu?

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

KÖKLERİ “MİLLİ GÖRÜŞ”E DAYANAN, DİN REFERANSLI İKTİDARA SORUYORUZ:
Hz. Ömer adaleti bu mu?

Siyaseti dini değerler üzerinden yaptılar... 2.6 trilyonluk ‘kul hakkı’ yediler... Ve bu suçun ‘af
yetkisi’, Cumhurbaşkanı’nda değil!

“Milli Görüş”ün, ’gömlekli’ veya ’gömleksiz’ olan iktidarları boyunca tartışıldı: Hedef rejim mi?
Bu soruyu çeşitlendirmek gerekirdi belki... ’Rejim’le anlatılmak istenen neydi? Bizim koruduğumuz ’rejim’le, onların saldırdığı ’rejim’ aynı mıydı?
Cumhurbaşkanı Gül’ün, kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkanı, eski Başbakan Erbakan’ın, ’Kayıp Trilyon Davası’ndan aldığı mahkumiyet cezasını affı, meseleye başka pencereden bakma fırsatı doğurabilir mi?

Dört nala 28 Şubat’a
Refah-Yol Hükümeti döneminde ’irticai faaliyetlerin arttığının gözlenmesi’ üzerine, “PKK’dan daha tehlikeli olan irtica iktidarı” bertaraf edildi(!)
RP’li Fethullah Erbaş’ın Zap kampına gitmesi, Kaddafi’nin çadırında Erbakan’a sarfettiği sözler, Erbakan’ın Başbakanlık konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği vermesi, RP’li Belediye Başkanı Nabi Koçak’ın, Sultanbeyli’ye Atatürk heykeli dikilmesini isteyen Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu ile polemiği gibi sayısız olayın tırmandırdığı ’Hükümet-TSK düellosu’ Sincan belediyesinin düzenlediği ‘Kudüs gecesi’ ile noktalandı. Belediye başkanı Bekir Yıldız tutuklandı, askerler ilçede tankları yürüttü ve Türkiye’de yeni bir dönem başladı.

Kayıp trilyon davası
28 Şubat 1997’de toplanan MGK’dan çıkan ve RP’yi kapatmaya götüren bildiri siyasi tarihe ‘postmodern darbe’nin ilanı olarak geçti.
RP kapandı ama skandalları bitmedi. Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Hazine yardımının devrinin engellenmesi için, harcanmış gibi gösterildiği iddiasıyla RP yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Genel Başkan Erbakan ve şimdi Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün de aralarında bulunduğu 87 Refah partili hakkında dava açıldı. Erbakan hapis cezasına mahkum oldu. Sağlık sorunları nedeniyle cezası sürekli olarak ertelendi. Çözüm olarak cezasını evinde çekmesini sağlayacak bir yasal düzenlemeye gidildi. RP’liler Hazine’nin açtığı alacak davasında 2.6 milyon YTL’yi ödemeye mahkum edildi. Maliye Bakanlığı’nın bu paranın tahsili için harekete geçmemesi, geri ödemesinden faizlerin düşülmesi gibi nedenlerle Kayıp Trilyon Davası 10 yıla yakın zamandır Türkiye’nin gündeminde.
Son tartışma, aynı davanın sanıklarından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, hükümlü Erbakan’ın cezasını affetmesi üzerine yaşanıyor.
Erbakan’ın yaşı ve sağlık durumu göz önüne alındığında böyle bir ceza affına kimse karşı çıkmayacaktır. Ancak suçun niteliğini gözönüne alarak değerlendirirsek, hatta Türkiye’deki af müessesesini tümden mercek altına alırsak, buna benzer ’vicdanlı’ kararlarların, ’kamu vicdanı’nı ne denli zedelediğini görürüz.

Kul hakkının affı
Geçmiş yıllarda ’af’ adı altında ’eşitlik’ ilkesi gözetilerek yüzlerce tecavüzcünün, katilin sokaklara salınması ve sonrasında hızlı biçimde suç cennetine dönüşmemiz, mağdurlar ve yakınlarının acılarının perçinlenmesi olayın bir ucu...
Kayıp Trilyon Davası diğer ucu...
İkisinde de aslolan ’kul hakkı’ yemiş kişilerin affedilmesidir.  Birinde, Allah’ın kullarına verdiği yaşama hakkı, O’nun hediyesi olan bedene karşı yapılan gasp, diğerinde ise senin benim cebimden çıkan, vergimizle, üretimimizle devlette
biriktirdiğimiz paranın hiç edilmesi.
Kul hakkı, İslamiyet’te muhatabı helal etmediği müddetçe telafisi olmayan ‘en büyük günah’ değil mi? “Bir kimse Peygamber ibadeti yapsa fakat üzerinde bir kuruş kul hakkı bulunsa, bunu ödemedikçe Cennete giremez” diye öğrenmedik mi dinimizin ’adaletli’ yaklaşımını.
Madem ki Allah her günahı affedebilir ama “kul hakkıyla gelmeyin” buyuruyor, Milli Görüş içinde yetişen Gül, hocasını, kul hakkının ağır vebaline mahkum etmiyor mu?
Kendisi de üzerinde kul hakkı olanlar arasında sayılırken, bir Müslüman olarak bunun korkusunu, utancını, sorumluluğunu... o duyguya ne denilirse hiç üzerine alınmamasına ne demeli peki?
Hazinenin parasını hiç edenlere, o parada hakkı olanlar haklarını helal mi ettiler? Bizim gözümüzden kaçtı da, yiyemediğimizi yeyin, giyemediğimizi giyin, gezemediğimizi gezin... diyerek bu millet bunlara ’hakkımız helal olsun’ mu dedi? Ben ’gözünüz doysun’ kısmına denk gelmişim demek ki!
Milleti açken O’nun cebinden çıkan parayla tok yatan iktidar Hz. Ömer adaletinin neresinden nasiplenmiş?
Gizli kapılar ardında görüşürken, tatile giderken Atatürk’ü referans gösterdikleri gibi, Hz. Ömer’den de işlerine gelince mi feyiz alıyorlar?
‘Adil Ömer’in, “kıtlık zamanı aç, çalacaktır” deyip, hırsızın elini kestirmemesini mi emsal sayıyorlar?
Öyleyse, sokaktaki insanın yağmacı olması gerekmez mi?
Çünkü onlara kıtlık, size sefa zamanı değil mi bu günler?
‘Köylüden aldım 3 milyona, çarşıda sattım 13 milyona’ tekerlemesini ezberleyen Şaban Dişli’yi bu anlayıştan bağımsız yargılamak, ‘bir gün affedilecek’ cezalara çarptırmak toplumu huzura erdirir mi?
Hz. Ömer’in Yahudi’yi Müslüman eden adaleti, milleti dinden imandan çıkaranların adaletinin kaynağı mıdır?
‘Bugün Allah için ne yaptın’ noktasından, ‘bugün AB için ne yaptın’ noktasına gelmişlere ne denir ki?
Hiçbirşey!
Onlar için yapılabilecek, defne yapraklı tacını takan Ertuğrul Günay öncülüğünde,  Hz. Ömer’in değil de, belki Sezar’ın adaletine terk etmektir!


Kendini affetti
Gül, hocası Erbakan’ı değil kendisini affetmiştir. Çünkü Erbakan Hoca hapishane cezası çekiyor değildi. Altınoluk’taki yazlığında oturuyordu, sağlık hizmetlerini düzenli alıyordu. Bu af onun hayatında hiçbir değişiklik yapmayacaktır. Kimse başbakanlık yapmış 82 yaşında bir siyasetçinin cezaevine kapatılmasını istiyor değildir. Nitekim ev hapsine dikkate değer bir eleştiri ve itiraz gelmemiştir. Ama buna gelecektir. Çünkü Cumhurbaşkanı özel af yetkisini suç ortağı için kullanmıştır. Bu yolla, daha doğrusu bu fırsatı kullanarak asıl kendisine af çıkarmıştır.                  * Güngör Mengi


Vicdanlı sanık
Tuhaflık affedilende değil, affedende! Eğer Erbakan, 10’uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından affedilseydi kimsenin diyecek bir sözü olmazdı!
Ama affeden, Erbakan’ın hüküm giydiği o davadaki diğer “sanık”lardan biri olan Abdullah Gül!
Böylece bugünkü Cumhurbaşkanı, daha 7 yıl öncesine kadar yanından ayrılmadığı, sağ kolu olduğu eski genel başkanını affetmiş oldu!
Kendisinin de “2 No’lu sanık” olduğu davada hüküm giyen “1 No’lu sanığı” afetti!    
* Mustafa Mutlu

*****

Türkiye iktidar için darülharp mi?
Hem Refah Partisi’ni kapatmaya götüren eylemleri, hem de AKP döneminde karşılaştığımız yolsuzluk, talan, rüşvet, iltimas iddialarının sekize katlanması, çıkarılan-çıkarılmak istenen yasalar, ortalığa saçılan ‘travmatik’ sözler...
Devlet otoritesini, sistemini, yasalarını tanımayan, vatandaşların sahip olduklarını hak görmeyen anlayış bu toprakları darülharb mi ilan etmiştir yoksa?
Dini çıkış noktası sayan zihniyet, milli görüş gömleği giydiği zamanlarda da, papaz cübbesi, Yahudi kippası taktığı modern zamanlarda da, Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını ’İslam dininin hükümlerinin tatbik edilmediği’ bir ülke saymalı ki, bu denli adalet tanımaz olabilsin!
İktidar Türkiye’yi de, darülharpdeki gibi ’yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin Müslümanların elinde olmadığı’ bir ülke saymıyor mu? Onun için ‘dindar Cumhurbaşkanı’ istediğini ilan etme lüzumu görmedi mi? O’nun için Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı cihad çağrıları yapılmadı mı?
Darülharbi İslam ülkesine dönüştürmenin şartları belli. Ülke halkı tamamen Müslüman olmalı. Bu, küçücük çocukları üstlerine çöken hizbe binalarda öldürmek pahasına bile olsa dinini öğreterek yetiştirmekle sağlanır(!) Yasalar dönüştürülen halka uygun biçimde değiştirilir!
Veya kestirmeden darülharb feth edilir.
Bu savaşa girmek istemeyen kendi iradesiyle teslim de olabilir. Tabii ’haraç(!)’ ödemeyi kabul ederek!
İktidar kendini ve ülkeyi, bu kavramlarla özdeşleştirmiş olabilir mi?
Türkler’in binlerce yıl önce feth ettiği, Türkmenler’in binlerce yıl önce İslamiyet’in koruyucusu olduğu toprakları ‘gavur diyarı’ kendini de ‘fatih’ sayıyor olabilir mi?
‘Müslümanım’ deyip, ibadetini, dininin farzlarını, şartlarını göstere göstere yapan bu topluluk, devletin maddi ve manevi değerleriyle içini boşaltırken, kendini yaptığının ‘cihad’ olduğuna inandırmış mıdır?
Bu soruların cevabı evet ise başlıktaki sorumuz daha da anlam kazanmış olmuyor mu? Hz. Ömer, Muaviye’nin bir Yahudinin kul hakkını yiyerek yaptığı camiyi yıktırmayacak mıydı?
‘Müsümanlığını beğenmediğin Müslümanlar’ın’ hakkına girmek mi Hz. Ömer adaletini uygulamak?
Ve yine Hz. Ömer ile örneklemek gerekirse, savaşta kazanılan ganimetleri ihtiyacı olmayanların paylaşmasını yasaklayan ‘Adil Ömer’in, yolundan gidip, darülharba açılan savaşta ele geçirdikleri bütün ganimeti hiç eden ‘ağacık’lar ne yapıyor böyle?

*

MİNİ YORUM

Çandar’ın yatay geçişi
Cengiz Çandar, Referans’tan Radikal’e geçmiş. Liberal sol tartışmasının en canhıraş yapıldığı dönemde bu transfer Radikal’e popülerlik kazandıracaktır.
Primat ne diyordu dün: “AB’yi en çok destekleyen gazete biziz!”
Gelenler gidenleri aratmıyor. Ekip yavaş yavaş tamamlanıyor. Oral Çalışlar, Cengiz Çandar... Ben olsam bu malzemeyi bir adet Hasan Cemal bir adet de Mehmet Altan’la tamamlamadan fırına vermem. Primatlarla damak zevkimiz benzeşir mi bilmem ama İsmet bu tarifi denesin Brükselliler’e servis etsin; tadından yenmez!

ST

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları