İhanet adasında neler oluyor?

A+A-
Ahmet B. ERCİLASUN

Terörün 30 yıldır önlenemediği
iddiası AKP’nin bir yalanıdır

Her şeyden önce büyük bir yalanı ortaya koymak lazım. Bu yalan 30 yıldır terörün önlenemediği yalanıdır. Bu yalanı ısrarla ve tekrar tekrar göstermek, gözlere sokmak gerekir. Çünkü “açılım” diye başlayıp “İmralı Süreci”  diye devam ettirilen girişimlerin dayandığı temel gerekçe budur. Durmadan şunları söylüyorlar: Anaların gözyaşları dinmelidir, akan kan durmalıdır, 30 yıldan beri uygulanan güvenlik politikalarıyla bu sorunlar çözülememiştir. O hâlde yeni açılımlara ihtiyaç vardır.
Siyasetçilerin, yazarların, ekranlara çıkanların durmadan tekrarladıkları bunlardır. Yalan söylüyorlar, yalan söylüyorlar, YALAN SÖYLÜYORLAR. Fakat rakamlar yalan söylemez. İşte rakamlar!

 

Şehit sayısı
CHP milletvekili Umut Oran’ın soru önergesine Millî Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın verdiği cevaba göre - Milliyet, 09.12.2012:
2002 yılında sadece 6 şehit.
2009 yılında 56, 2010 yılında 88, 2011 yılında 99, 1.01.2012 - 31.10.2012 arasında  123.
Jandarma Genel Komutanlığı 2010 Faaliyet Raporu’na göre: 2009 yılında 62 şehit, 2010 yılında 94 şehit. G.Kurmay açıklamasına göre - Milliyet, 10 Eylül 2012 
06 Eylül 2012 tarihi itibariyle 88 şehit.
MHP milletvekili Mehmet Şandır’ın soru önergesine İçişleri Bakanı Şahin’in verdiği cevaba göre - Sabah Gazetesi, 22 Şubat 2012:
2002-2011 yılları arasında 815 şehit (81 polis, 734 asker).
Çeşitli kaynaklara göre 2002- 2008 arasında yıllara göre şehit sayısı:
2002: 6, 2003: 31, 2004: 75, 2005: 105
2006: 111, 2007: 146, 2008: 171
Yine çeşitli kaynaklara göre, 2000 yılından önce yılda, 200’ün üzerinde şehit verilirken 2000 yılında bu sayı 29’a, 2001 yılında 20’ye düşürülmüştür.
Demek ki 2000’lerin başlarında terör durma noktasına gelmiş. 2003’ten itibaren devamlı artıyor ve bugünlere geliyoruz. Yalanı kimler söylüyor? Durma noktasına gelmiş olan terörün yeniden canlanmasına sebep olanlar. Sonra da güvenlik politikalarıyla önlenemiyor, o hâlde gelsin açılımlar, gelsin İmralı süreçleri. Sürece karşı olanlar bu yalanı vurgulamayı asla ihmal etmemeli. Tekrar tekrar söylenmeli, yazılmalı ve yalan, yalancıların yüzlerine vurulmalıdır ve arkasından şunlar söylenmelidir: Terör, güvenlik politikalarıyla önlenir, nitekim önlenmiştir. Akan kan güvenlik politikalarıyla durdurulur, nitekim durdurulmuştur.
Şimdi bir başka illüzyona bakalım. Biz Orta Asya’dan gelmişiz ve adamların topraklarını almışız. Yok böyle bir şey. Evet, biz Orta Asya’dan geldik, fakat “adamların”  diye ifade ettikleri Ermenilerin veya Kürtlerin topraklarını almadık. Biz Bizans topraklarını ve Abbasilerin zayıflamasıyla kâh şu, kâh bu yönetim altına giren bazı Arap topraklarını aldık. Bunu da halifeliği himayemize alarak yaptık. İlk Türk beyliklerini de Doğu ve Güney-Doğu Anadolu topraklarında kurduk. Şimdi bu beylikleri, hüküm sürdükleri yılları ve hâkim oldukları toprakları yazıyorum:
Saltukoğulları (1072-1202): Erzurum, Bayburt, Kemah ve çevresi.
Mengüçekoğulları (1080-1228): Kemah, Erzincan, Divriği, Şebinkarahisar ve çevresi.
Danişmentoğulları (1071-1178): Sivas, Tokat, Niksar, Çorum, Amasya, Kastamonu, Malatya, Elbistan, Kayseri ve çevresi.
Dilmaçoğulları (1084-1393): Bitlis ve
Erzen.
Çubukoğulları (1085-1113): Harput, Palu, Çemişkezek, Arapkir ve çevresi.
Yınaloğulları (1098/1183): Diyarbakır ve çevresi.
Sökmenoğulları / Ahlatşahlar (1110-1207): Ahlat, Erciş, Van, Tatvan, Adilcevaz, Silvan ve Muş.
Artukoğulları (12.-15. yüzyıllar): Diyarbakır, Mardin, Hasankeyf, Silvan, Harput ve çevresi.
12. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu Selçukluları duruma hâkim olur ve bu Türk beyliklerinin toprakları Selçuklu Türklerine geçer. 13. yüzyılın ortalarında İlhanlı hâkimiyeti başlar. 15. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu topraklarına iki büyük Türk devleti hükümran olur: Karakoyunlular ve Akkoyunlular. Çok kısa bir süre Safevi hâkimiyetinde kalan bölge 1514 Çaldıran Savaşı ve 1516-17 Ridaniye ve Mercidâbık Savaşları ile Osmanlı Türklerinin eline geçer.
990-1085 yılları arasında 100 yıl kadar Diyarbakır ve çevresini yöneten Mervanîlerin kökenleri tartışmalıdır. Bu sülale, Kürt veya Arap kökenlidir. Ancak Kürt kökenli olsa bile onların yönetimleri sırasında Diyarbakır ve çevresindeki halk Arap idi.
Kürtlerin, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu topraklarının yerlileri olduğu da tamamen yanlıştır. 11. yüzyıldan önce Kürtlerin Anadolu’da bulunduğuna dair hiçbir tarihî kayıt yoktur. Ne Arap kaynaklarında ne de Bizans kaynaklarında. Hiçbirinde Anadolu’da Kürt bulunduğundan bahis yoktur. Dönemin kaynakları Kürtlerin yaşadıkları yerleri açıkça belirtir. Mesela İdrisi’ye göre Kürtler, Fars eyaletinde dört sancak hâlinde yaşamaktadırlar. Makrizi ve İstahri’ye göre de onların tamamı Fars’ta oturmaktadır. Mes’udi ise Kürtlerin bir kolunun Kûfe ve Basra’da, diğer kollarının Musul, Şam gibi yerlerde bulunduğunu kaydeder. Demek ki bazılarının zannettiği gibi Doğu veya Güney-Doğu Anadolu Kürtlerin ana vatanı değildir. Bu topraklara sonradan gelmişlerdir. Bu konuda Dr. Ahsen Batur’un Kürdoloji Yalanları adlı eserinin 344-356. sayfalarında kaynaklara dayanan ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. 

 

Lozan Antlaşması’na göre...
Evet, Türk beylikleri, Anadolu Selçukluları, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Osmanlılar... 11. yüzyılın son çeyreğinden Cumhuriyet’e kadar Anadolu’nun Doğu ve Güney-Doğusunu idare eden Türk devletleri. Ya Cumhuriyet? Türk hükümeti 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması’nı imzalar. Antlaşmaya imza koyan Britanya, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan gibi ülkeler, antlaşma yaptıkları hükümetin halkının adını “Türk” olarak tescil etmişlerdir. 115. maddede “Türk bayrağı”, 126. maddede “Türk kara ve deniz askerleri”, 129/6. maddede “Türk hükümeti” ibareleri geçer. Bazı siyasilerin saymayı âdet hâline getirdikleri etnik gruplardan hiçbirinin adı Lozan Antlaşması’nda yoktur. Sadece Hristiyan azınlıklar zikredilir. O hâlde Lozan Antlaşması’yla uluslararası olarak sınırları tescil edilen bu ülkenin aynı zamanda bir Türk ülkesi olduğu da tescil edilmiştir. Türk, Kürt, Çerkes filan değil. “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür”  ibaresi de işte bu tarihî olgulara ve uluslararası kabullere dayanılarak Anayasa’nın 66. maddesinde yer almıştır. Ve bu olgu, bu realite, bu gerçeklik o kadar tabiidir ki her gün gazetelerimizde yer alan haberlerde herhangi bir olayın kişilerinden, kurumlarından bahsedilirken hiçbir ideolojik niyet taşımaksızın “Türk” denir.
Mesela Cezayir’deki operasyon sırasında kurtulan Türklerle ilgili haberin başlığı Hürriyet gazetesinde şöyledir: “Kurtulan 3 Türk bugün dönüyor.” (19.01.2013). Haberi yazanlar bu vatandaşlarımızın etnik durumunu filan araştırmış değiller; tabii bir şekilde  “3 Türk” diyorlar. Aynı gün Hürriyet gazetesinden bir başka başlık: “Üç Türk şirketi dünya liderliğine oynuyor.” Bunun her gün yüzlerce örneğini bulabilirsiniz. İnsanlar vatandaşlarımızı Türk olarak adlandırıyor. Fakat bir takım siyasiler ne hikmetse saymaya başlıyor: Türk, Kürt, Arap, Çerkes...
Bakın, yıllarca Türk Musevi Cemaati’nin başkanlığını yapmış olan Bensiyon Pinto ne diyor: “Bayram, adı gibi bayramdı işte. Bazı bayramlar boyalı yumurtalarla, bazıları içi şekerli mendillerle, bazıları hamursuzla geçerdi. Hepsinden nasibimizi alırdık. Farklarını sormak aklımıza gelmezdi... Şimdi ise insanlar farklı bir ad duyar duymaz, hemen karşısındakinin dinini soruyor... -Adın ne? -Albert. -Türk değil misin? -Türküm. -A, adın nasıl Albert oluyor o zaman? -Türküm ama Museviyim.” (s. 28). Alıntıları yaptığım kitabın adı: “Anlatmasam Olmazdı.” 2008’de Doğan Kitap’tan çıkmış. Ve yazarın sıfatına dikkat: “Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı”. Türkiye değil, Türk Musevi Cemaati. Cumhuriyet Türkiyesinde halk “Türk” ad ve sıfatını bu kadar içselleştirmiş.
Yeni süreç diye bir şey başlattılar ya, şimdi de diyorlar ki “Türk sorunu” da var. Yani Türkleri de ikna etmek gerekiyor. Neye ikna edeceksiniz beyler? Söyleyin neye ikna edeceksiniz? Yüzyıllardan beri Türk olan adlarından vazgeçmesine mi? Türk olan adımızı Anayasa’dan çıkarmak, nüfus cüzdanımızdan adımızı çıkarmak gibidir?
Diyorsunuz ki Öcalan demokratik özerklikten vazgeçti. Federasyon olmaz, bölünme olmaz... Bugüne kadar neler söylendiğini bir hatırlayın bakalım. Ben size sadece birkaç hatırlatma yapayım.
2009 Şubatı’nda DTP mebusu Şerafettin Halis’in Seçim İrtibat Bürosu’nun açılışındaki konuşmasından: “TRT 6 için mücadele eden Kürt dinamiklerini, yani PKK’yı, yani PKK’nın lideri sayın Öcalan’ı muhatap almazsanız bu sorun çözülmez.”
Aynı tarihlerde DTP mebusu Emine Ayna’nın Tunceli mitingindeki konuşmasından: “Anayasa sadece Türkleri temsil ediyor. Beni etmiyor. Ben Kürdüm. O anayasada Arap yok, Laz yok. Boşuna kardeşiz, kardeşiz demeyin; o anayasa Türktür; tümden değişmelidir.”
Anayasa değişikliği kimlerin talebiymiş anlaşılıyor mu? Ve niçin değişmeliymiş, anlaşılıyor mu? Öcalan’ın muhatap alınması kimlerin talebiymiş, bu da anlaşılıyor mu? Devam edelim.
2009 Mart’ında Ahmet Türk’ün konuşmasından: “Mandela yıllarca cezaevinde yattı. Mandela özgürleşince zenci beyaz bir araya gelerek sorunu çözdü. Öcalan da Kürt halkı için önemlidir. Eğer sorunu çözmek istiyorsanız Öcalan’ın özgürleşmesi gerekir.” Ne diyelim; merak etme Ahmet Türk, bugüne kadar hangi talebiniz yerine getirilmedi ki? İşte Öcalan muhatap alındı; devletlilerimiz sayesinde Mandela gibi özgürlüğüne de kavuşur. Yeter ki siz isteyin.
Şimdi de Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in 2010 Temmuz’undaki konuşmasına bakalım: “Demokratik müreffeh bir Türkiye nasıl olacak? Özerk Doğu Karadeniz olacak, Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Özerk Kürdistan olacak... Demokratik özerklik projesinde TBMM var, olmaya da kesinlikle devam edecek. Buna hiçbir itiraz yok. Türk bayrağı Türkiye’de dalgalanmaya devam edecek, buna da hiçbir itirazımız yok. Ama bununla birlikte, her bölgede bölgesel parlamento olacaktır. Bu bölgesel parlamentolardan bir tanesi de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacak. Türk bayrağının yanında, Türkiye bayrağının yanında benim dedelerimin, hepimizin dedelerinin de katkısı ile, ödemiş olduğu bedelle elde edilen ve şu an asılan bayrağın yanında elbette ki Kürt halkının da yerel renkleri, bayrağı da gökyüzünde olacaktır. Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk bayrağımızla, sarı, kırmızı, yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur?” (Milliyet, 01.08.2010).

 

Diyarbakır başkentleri oldu!
Özerk Kürdistan, özerk parlamento, bir de bayrak. Daha ne söylemelerini istiyorsunuz? Baydemir’in, “Büyük Kürdistan”ın başkentlerini saydığını ve Diyarbakır’ı da başkentler arasında zikrettiğini balık hafızalı değilseniz elbette hatırlayacaksınız. Peki bugün olan ne? PKK’lı teröristler öldürüldü. Cenazeleri memleketlerine mi gitti, yoksa önce Diyarbakır’a mı? Yani başkent diye ilan ettikleri şehri, fiilen başkent yaptılar. Baydemir’in bahsettiği bayrağı da astılar ve tabutların üstüne koydular. Devam edelim.
BDP eşbaşkanı Gültan Kışanak 04 Mayıs 2010’da Meclis kürsüsünden Başbakana hitap ediyor: “Sen kime sadaka dağıtıyorsun? Sen kime hakkı olan bir şeyi verdin de sana sadakat bekliyorsun; halkın verdiği mücadele sonucunda açılan televizyon kanalı karşılığında bu halkın senin karşında el pençe durmasını bekliyorsun? ...Sayın Başbakan siz ana dilinizi kursta mı öğrendiniz?”
Şimdi bir de 09.08.2010’da Ahmet Türk tarafından açıklanan ve “Demokratik Türkiye - Özerk Kürdistan” modelini teklif eden Demokratik Toplum Kongresi kararlarına bakalım. Bu kongrenin ne olduğunu merak ediyor musunuz? Kendi ifadeleriyle söyleyeyim: “Kürdistan’ın en büyük sivil ve siyasi çatısı”. 22.06.2011 tarihinde açıkladıkları kararda kongreyi böyle niteliyorlar. Bakalım bu kongrenin 09.08.2010’da açıklanan kararlarında ne diyorlar: “Demokratik Toplum Kongresi tüm katılımcılarıyla bu amaçlara ulaşmak için Kürt halkının ulusal birliği, Kürdistanî halklarla dayanışması, Türkiye halkıyla iradî, eşit birlikteliğinin önemini ifade eder.” “Aynı şekilde (DTK’nın tüm bileşenlerini, kurum ve kuruluşlarını...) seçim sonuçlarıyla onaylanan halkımızın çözüm projesi olan demokratik özerkliği tüm kurumlarıyla sahiplenmeye ve inşa sürecini ilan da dahil olmak üzere tüm boyutlarıyla tamamlamaya çağırır.”
Evet, efendilerin özerklik talepleri seçim sonuçlarıyla onaylanmış. Şimdi bunun inşa sürecini ilan ediyorlar. Peki nasıl bir özerklik? “Türkiye halkıyla iradî, eşit birliktelik”e dayanan bir özerklik. Yani Türkiye Cumhuriyeti devletine ve topraklarına ortak olmak.
Ayrıntılı bir taramayla yukarıdakilere benzer yüzlerce beyan ve karar bulabilirsiniz. Peki şimdiki süreçte olan nedir? “Muhatap almaya mecbursunuz” dedikleri kişiyle, Başbakana bağlı devlet kurumunun başı görüşmeye oturmuş, yani onu muhatap almış. Başbakan da diyor ki “silahları susturmak için görüşmeler yapılıyor”. Yani yukarıda belirtilen taleplerle ilgili bir şey yok. Şimdi şu ana dil meselesine bakalım. Anayasanın 3. maddesine göre devletin resmî dili Türkçedir. TRT resmî bir devlet kuruluşu değil mi? O hâlde TRT 6’nın açılmasıyla Kurmançça resmî hâle getirilmiş olmadı mı? Ya 30 Eylül 2012’deki AKP kongresinde alınan “ana dilde savunmanın sorun olmaktan çıkarılması” kararı? Bu karara uyarak hükümetin hazırladığı kanun tasarısına göre sanıklar Türkçe bilseler de savunmalarını Kürtçe yapabilecekler. Peki mahkemeler resmî kurumlar değil mi? Resmî kurumlarda Kürtçeyi kullandırmakla onu resmî dil hâline getirmiş olmuyor musunuz? Aynı kongrede alınan “ana dilde kamu hizmetlerine erişim” de aynı anlama gelmiyor mu? 

 

Erdoğan’ın ağzından...
Şimdi de Başbakanın sözlerini aktarıyorum.  22 Eylül 2008’de Şanlıurfa’da parti teşkilatının verdiği iftar yemeğinde konuşuyor:  “Bizim ülkemizde hangi etnik kimliğe sahip olursa olsun Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle, Abhazasıyla aklınıza ne gelirse. Bunların hepsi bizim için birer alt kimliktir, ama bunun üstünde bizim bir anayasal kimliğimiz var. O da nedir? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak.”
Başbakanın, Gaziantep Karataş Spor Salonu’ndaki  konuşması: “...Yola çıkarken biz bir şey söyledik Afyonkarahisar’da. 2001’de ‘tek millet’ dedik, ‘tek bayrak’ dedik, ‘tek vatan’ dedik, ‘tek devlet’ dedik. Etnik milliyetçiliğe ‘hayır’ dedik. Türkü, Kürdü, Lazı, Abhazası, Çerkesi, Gürcüsü, Romanı hepsi bizim canımız ya.” (Milliyet, 19.01.2013). Tek’lere bakar mısınız? İçinde “tek dil”  var mı? Kendi ifadesine göre Başbakan 2001’den beri böyle söylüyor. Şimdi anlıyor musunuz Kürtçenin resmî dil hâline getirilme sürecini? Önce TRT 6, sonra ana dilde savunma hakkı kanun tasarısı ve nihayet ana dilde kamu hizmetlerine erişim. Geriye ne kaldı? Kamuoyunu müsait buldukları anda Kürtçenin de resmî dil olarak anayasada yer alması. Veya Türkçenin de anayasadan çıkarılması.
Şimdi hiç kimse kalkıp da bize “sizinki paranoya, boş korku, siz hayal görüyorsunuz” filan demesin. Daha neler mi olacak? O zaman AKP kongresinin 63 maddelik kararlarından ikisine daha bakalım.
Madde 6. Siyasete katılmanın önündeki tüm engellerin kaldırılması.
Ne dersiniz? Bu maddeyle kimlerin önündeki engeller kaldırılacak acaba?
Madde 32. Mevzuatta etnik ayrımcılık algısı yaratan bütün hükümlerin ayıklanması.
Buna ne dersiniz? Başbakan konuşmalarında etnik grupları saymıyor mu? Türk, Kürt, Laz, Abhaza, Çerkez, Gürcü... Peki anayasamızda ve yasalarımızda bu sayılanlar içinde Türk’ten başkasına atıf var mı? Sadece Türk var, diğerlerinin hiçbiri yok. O hâlde mevzuatımızdan (anayasa, yasalar, tüzükler, yönetmelikler vb..) ayıklanacak olan neymiş? Hâlâ anlamadınız mı? Hâlâ Türk milliyetçilerine, Türk ulusalcılarına paranoyak demeye devam edecek misiniz?


 

Son sözler...
Yiğit iseniz lafı dolandırmadan her şeyi açıkça söyleyiniz. Kükremekle yiğitlik olmaz; her şeyi korkmadan, açıkça söylemekle yiğitlik olur. Bir şeyleri saklamakla, iki ileri bir geri adım atmakla milleti kandıracağınızı da zannetmeyin. Türk milleti sadece sabır gösteriyor. Fakat kolunu koparmaya kalktığınız zaman bu sabrı göstermeyeceğini biliniz.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları