İktidar sahiplerine hatırlatma!

A+A-
Özcan YENİÇERİ

27 Mart 1693’te Sadrazam Merzifonlu Hacı Çalık Ali Paşa ile Padişah II. Ahmet arasındaki konuşmayı Silahtar Fındıklılı Mehmet Ağa tarihine şöyle geçirmiştir:
II. Ahmet: 
- ‘Ben sana üç defa defterdarı azlet dedim. Yerine bir mütedeyyin, müstakıym (bu doğrultuda) bendeyi nasb (tayin) edesin’deyü hatt-ı şerif gönderdim. Yine fermanımı tutmadın.
Sadrazam:
-Ne cürm (suç) ile müttehem (suçlanıyor) oldu ki azli icap eder?
-Bütün memleketime ettiği zulümden Şehr-i Edirne şikâyetçilerle doldu. 
-Hayır padişahım, aslı yoktur. Hünkârımı yanlış bilgilendirmişler. Defterdar bir hizmetkârdır. Kendiliğinden bir işe kadir değildir. Her ne işlerse, benim fermanımla amel eder. 
Böyle cevap veren Sadrazam, boynundan mühr-i hümayunu çıkarıp padişahın yanına koyunca, II. Ahmed çok kızdı ve şöyle dedi:
-Behey adam, ben öteye gün fukarayı araba kenarına getirip kendim sual eyledim. Üzerlerine salyane olunan bidatleri birer birer söylediler. Malum oldu ki zulümden Defterdar bile olup ben zalimi dışarıda ararken, meğer zalim sen imişsin. Emir tutmayan şahıs bana vekil olamaz. Getir sende olan emaneti... Bir alay halk “gördün mü padişahı bir adamı bunca uzak yerden getirip vezir-i azam edip şimdi öldürdü” diyecekler. Yoksa şimdi senin hakkından gelirdim. Var taşrada eğlen. Vezir-i azam geldiğinde mansıb veya tekaaüd ile muradına müsaade olunur.
II. Ahmed, bundan sonra Çalık Ali Paşa’yı tekrar huzuruna çağırır 
-Paşa, der; bu işi kendi kendine sen eyledin. Hangi memleket valiliğini istersen sana ihsanım olur. Muradın neyse makbul-i hümayunumdur. 
Çalık Ali Paşa, teşekkür etti ve:
-Mansıp ricasında değilim, diye cevap verdi. Tekaüt edilmesini ve tekaüt (emekli) maaşı olarak Mihaliç hassını istedi. Halefi Mustafa Paşa, bu hassın gelirinin çok az olduğunu söyleyince:
-Böyle sefer vaktinde ve hazinenin darlığı sebebiyle bu dahi çoktur. Kanaat ederim, cevabını verir. 
Sayısı az da olsa geçmişte başını dahi riske ederek padişahın fermanına karşı gelen yöneticiler vardı. Günümüzün ise kudret sahibinin istemediği soruyu dahi soramayan gazeteciler var. Bu durumda bugünün ileri demokrasisinin geçmişin teokratik yöneticilerinden alınacak dersleri olsa gerek!
Dünyadaki her şeye hâkim olduğunu sanan Firavunlara itiraz, Allah’a imanın en önemli şartları arasındadır. Günümüzde olan ise iman ve irade eksikliğidir.
Ünlü Kazak düşünürü Abay, “Kara Sözler” adlı eserinin ‘on üçüncü söz’ünde imanı “Allah’ın peygamberimiz aracılığıyla gönderdiği her türlü emirlerine ve bildirdiklerine boyun eğip inanmak” olarak tanımlar. O, gönülden iman için iki yol olduğunu söyler: Birincisi hangi emre iman getirilirse, onun gerçekliğine akıl ile varmak, akıl yoluyla bunu delillendirmek yürekten imandır. İkincisi kitaplardan okumak veya hocalardan işitmek yoluyla öğrenerek iman getirmektir. İman için itaat kılmak gerekir. Birisi “öldüreceğim” diye korkutsa da, bin kişi bin türlü kötülük yapsa da, bunlardan dolayı vaz geçip inançtan dönülmez. Bu imana gerçek iman diyoruz.
Bunun gibi imanı korumak için korkmayan yürek, dönmez gönül, bitmeyen kuvvet gerekir. Yürekten inanan, gerçekten iman getirenlerde bilgi ve sağlamlık yoksa aldatanlara, azdıranlara, faydalananlara bakarak aka kara, karaya ak, yalana gerçek, deyip yemin eden kişilere ne diyeceğiz?
İmana karşı gelerek, hiçbir insan, Tanrı Teala’nın ululuğuna sığınarak affedileceğini düşünmesin. Çünkü imana karşı gelmek, Tanrı Teala’nın affına veya peygamberimizin şefaatine uymuyor, bu mümkün de değil. “Kılıcın önünde ant içilmez”, “Tanrı Teala’nın affetmediği günah yoktur” diyerek davrananların Tanrı cezasını versin... 
İktidar sahiplerine ve yandaşlarına tarihen duyurulur!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları