İnişler ve çıkışlar...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Süleyman Nazif “Kara Bir Gün” adlı makalesinin bir yerinde şöyle der: “Her kavmin sahâif-i hayâtında birçok ikbâl ve idbâr sahîfeleri vardır.” Evet, her milletin olduğu gibi Türk milletinin de mukadderatında inişler ve çıkışlar vardır. Demir dağı eritip yeryüzüne dağılan, 1071’de Bizans ordusunu mağlup ederek Anadolu’ya giren ve nihayet 1453’te İstanbul’u fethedip yeni bir çağ açan Türk milleti, maalesef 1699 “Karlofça Muâhedesi” yle cihangirlik iddiasını askıya almış oldu. O gün bugündür de dâhilî ve hâricî bedhâhlarla mücadele etmekten “îlâ-yı kelimetu’llâh” yahut “cihân hâkimiyeti mefkûresi” ne ayıracak vakit bulamadı. Ancak “iş bitti, sebatın sonu yoktur” deyip işi oluruna da bırakmadı. Var olma kavgasına devam etti.
1683 Viyana bozgunu bize öğretti ki Batı’ya karşı askerî üstünlüğü kaybetmişiz. Ayrıca, savaşmak yetmiyor, dünyanın gidişatına da kayıtsız kalmamamız gerekiyor.
İlk tercihimiz “sulh”tan yana oldu. 1718’de imzalanan “Pasarofça Antlaşması” yla sulh dönemi, diğer bir ifade ile “Lâle Devri” (1718-1730) başladı. Lâle Devri denilince her ne kadar yiyip içme, gezip eğlenme akla geliyorsa da o yıllarda matbaanın kurulması, Avrupa ile münasebetlerin arttırılması, tercüme faaliyetlerine girişilmesi, ilim adamlarının, özellikle şairlerin himaye edilmesi gibi birtakım müspet gelişmeler de yaşanmıştır. Fakat ne yazık ki Patrona Halil İsyanı’yla tekrar başa dönülmüş oldu... Bu ifadelerden çok da “Lale Devri” taraftarı olduğum sanılmasın. Bu konuda âcizane görüşüm şudur: Sorun Batılılaşma (gâvurlaşma) idiyse takrîben 100 sene sonra “Tanzimat”la bu defa Avrupalılar tarafından zorla Batılılaştırıldık. Keşke hayatın dünyevîleştirilmesi yabancılar tarafından değil de, kendi elimizle (Lâle Devri) gerçekleştirilseydi... Bizim için bu, daha ehven-i şer olurdu.
Tanzimat (1839) malum, mecbûrî Batılılaşma devri... Bu sürecin doğal bir sonucu olan “Meşrûtiyet”i ikinci defa ilan etmek için Abdülhamit’in hal’(tahttan indirilme) kararını kendisine tebliğ etmek üzere Arif Hikmet Paşa, Dıraç (Arnavut) mebusu Esat Paşa, Selanik mebusu Karasu (Yahudi) Efendi ve Aram (Ermeni) Efendi’den müteşekkil bir heyet görevlendirilir. Abdülhamit hal’kararını tebliğe gelenlerin kim olduğunu öğrenince: “Bir Türk Padişahı’na, bir İslâm Halifesi’ne hal’kararını bildirmek için bir Arnavut, bir Yahudi, bir Ermeni’den ve bir nankörden başkasını bulamamışlar mı?” demiştir ki Tanzimat’ın bizi getirdiği acıklı noktayı gözler önüne serecek bundan daha net ve daha açık başka bir ibret levhası olabilir mi bilmem?..
II. Meşrutiyet sonrasında yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Bulanık havada avlanmak isteyenler için gün doğmuştu. Olaylar o kadar hızlı gelişti ki az kalsın Türk milleti yeryüzünden silinecekti. Allah’tan Kuvâ-yı Milliye devreye girdi de İstiklâl Harbi sonunda, bir zamanlar 20 milyon kilometre kareye hükmeden Osmanlı İmparatorluğu Anadolu’ya, 779 bin kilometre kareye sıkışmak zorunda kaldı. Ama hainler ve ayrılıkçı gruplar yine iş başındaydı. Ayaklanmalar, isyanlar, müdahaleler...
Biz, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türk devletlerinin bağımsızlığını kazanmasıyla 21. yüzyıl Türk asrı olacak diye beklerken bu defa da “tarihle yüzleşmek, her şeyi tartışmak, hesaplaşmak” gibi yeni bir hastalığa yakalandık ki kötü huylu olmasından endişe ediyoruz. İnşallah Rabbim bu millete acır...
“Bu da geçer yâhû” demekten başka ne gelir elden?..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları