İnsan ve insan odaklılık!

A+A-
Özcan YENİÇERİ

Sultan Fatih, Ayasofya Vakfiyesi’ne “İnsan kainatın özüdür. Bu vakıf insanlar içindir” sözüyle başlamış. İnsanın dilini, dinini, soyunu ya da rengini değil, yalnızca insan cevherini esas alarak hareket eden evrensel bir yaklaşım ortaya koymuştur. Mevlana’nın “kim olursan ol” madem insansın  “gel” sana verilmesi gerekenler var, düşüncesinin özünde de bu düşünce vardır. Gelibolulu Mustafa Ali’nin “Nasihatün Selatin” adlı eserindeki bir şiiri şöyledir:
“Mesacid-ü meabidi ko âdem yap
Kâbe yapmakcadur âdem yapmak
Taş ağaç kaydı ne lâzım şâhım
Yaraşır şahlara âdem yapmak.”
Mescit ve mabet yapmaktansa “insan yapma” nın daha önemli olduğu, padişaha bunun yakışacağı biçimindeki anlayış son derece anlamlıdır. Şeyh Galip’in “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen” ifadesi de yukarıdaki yaklaşımlarla uyum içindedir. Zira bütün bu anlayış, temelini İslam’dan almaktadır. İnsanı “eşref-i mahlûkat” olarak niteleyen yüce İslam dini, “Bir insanı kurtarmanın bir kâinatı kurtarmak” anlamına geleceğini söyler. Çolpan, yaptığı gizli bir görüşmede İsa Yusuf’a “İsa Bey, gerek bizim, gerek sizin için yapılacak şey, adam yetiştirmek; adam yetiştirmek, her şeyden anlayacak adam yetiştirmek. Ne çektiysek adamsızlıktan çektik”, derken aynı gerçeğe vurgu yapmış oluyor. Hatta sufilikte insan “Hiçbir şeye sahip olmayan ama hiçbir şey tarafından da sahiplenilemeyen bir yaratık” olarak nitelenir. Buna karşılık Batı dünyası insanı “Homo hominuslupus” (insan insanın kurdu) ya da biraz daha ileri giderek  “Homo hominusdeus (insan insanın Tanrısı) şeklinde tarif etmişti. Hugo “Kainat kadardır insanın beyni” demektedir.
Bir dinin gerçek bir din, bir ideolojinin gerçek bir ideoloji, bir bilimin gerçek bir bilim olduğunun temel ölçütü “insan odaklı” olup olmaması ile ilgilidir. Kalkınmanın, gelişmenin ve medeni olmanın temel ölçütü de budur. Zira din, ideoloji, hukuk ya da bilim, insan için, insanı daha mutlu yapmak içindir. İnsanın ideoloji, din, bilim ya da devlet için var olduğunu iddia etmek, insanı inkâr etmektir.
Sömürgeci Batı ülkelerinin insan odaklı, daha çok ruhçu ve maneviyatçı Doğu toplumlarının güç odaklı olması bir çelişkidir. İnsan odaklılık üretirken, güç odaklılık tüketmektedir. Her anlamda güç, özgün olanı öyle büyük bir hızla sahteleştiriyor ki ortaya çıkan insani çöküş şaşırtıyor.
İnsan hakları, demokrasi, bireysellik, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar insana atfedilen değeri göstermektedir. İnsan merkezli bu kavramların tamamına yakınının Batı’da üretilmiş, formüle edilmiş ve uygulamaya konulmuş olması ilginçtir. Bugün Batının üstünlüğü, insana atfettiği bu değerden gelmektedir.
Bir firma yöneticisi “Firmamda iki bin adam var. İki bininin kafa gücünden de yararlanmam gerekir” şeklinde konuşmaktadır.
Bilginin en büyük güç, bilgiyi kullanmasını bilen insanın ise en büyük otorite olduğu bir dünyada yaşıyoruz. İnsanın yeteneklerine akıllıca yatırım yapmasını becerebilenler, dünyaya hakim olacak mesafelere ulaşmışlardır.
Dünyada kabaca iki tür insan yetiştirildiği söylenilebilir: Birincisi müteşebbis, yaratıcı, sorgulayıcı, üretici, inisiyatif sahibi, yüksek iradeli, enerjik ve hayır demesini bilen insan odaklı olanlar, ikincisi ise “evet efendimci”, “yumuşak başlı”, “acınacak kadar evcilleşmiş”, “gönüllü kulluğu peşinen kabullenmiş”, güç odaklı olanlar. İnsan yetiştirme düzeni birinciye benzeyen ülkeler egemen ve kalkınmış oluyor, ikinci tipe benzeyenler de her şeye ihtiyaç duyan, bağımlı ve geri kalmış ülkeler oluyor. Refah içindeki toplumlarla her şeye ihtiyaç duyan sömürge toplumlar arasındaki tek fark, insana verilen önem ve bu öneme uygun insan yetiştirme düzenidir.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları