İnsanı tanımak...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Gençliğimde ilk okuduğum kitaplardan biri de “Alfred Adler”in “İnsan Tabiatını Tanıma”  adlı eseriydi. (Alfred Adler, İnsan Tabiatını Tanıma, Çeviren: Dr. Ayda Yörükan, Ankara-1973.) O gün bugündür insanları tanımaya çalışıyorum, ama nâfile... Çünkü her insan ayrı bir dünya... Yani insanları tanıyabilmek için bulunmuş bir formül veya sihirli bir değnek yok. Belki bazı prensiplerden bahsedilebilir. 
Atalarımız “İnsanın alacası (kötü huy) içinde, hayvanın alacası dışında”  der. Biz biliriz ki merkep inattır, tilki kurnazdır, deve kindardır. Ama hayvanat nev’inin aksine, insanoğlu farklı farklı karakterlere sahip... Kimin kurnaz, kimin bencil, kimin dalkavuk kimin menfaatperest olduğunu ilk bakışta bilemeyiz. Doğru hüküm verebilmek için birtakım tecrübelerden yararlanmamız gerekir.
Öncelikle belirtelim ki Hz. Ali’nin ifadesiyle “İnsan, dilinin altında saklıdır.” Yüz yüze görüşüp konuşmadan, sohbetlerini dinleyip yazılarını okumadan onu hakkıyla tanıyamayız. Uzaktan davulun sesi hoş gelir misali başkalarının övgüleri yahut yergileri bizi yanıltabilir.
Büyüklerin ifadesiyle, bir insanı iyi tanıyabilmek için onunla yolculuk veya alışveriş yapmak lazım. Borcuna sadık mı, sattığı malın kusurunu söylüyor mu, pazarlık yaparken nalıncı keseri gibi hep kendine mi yontuyor? Yolculuk esnasında lokantada hesap ödeneceği zaman lâvaboya gidiyor mu? Bunlar muhatabımızı tanıma bakımından bizlere önemli ipuçları verebilir. Bir mirası bölüşürken takındıkları tavırlar da insanları tanıma bakımından önemlidir. Mirasın kaymağına konmak isteyenler yahut kur’a sonucu kendine çıkan hisseye razı olmayıp tekrar kur’a çekilmesini talep edenler biliniz ki menfaatlerine düşkün kişilerdir. La Bruyere’in  “Bir insanı tanımak istiyorsanız onu büyük bir mevkiye getiriniz” sözü de önemlidir. Kişinin makam ve mevkisi yükseldikçe, olgun başak misali boynu eğiliyorsa yani tevazusu artıyorsa ne âlâ... Bilakis makam-mevki ile birlikte gurur ve kibri de kabarıyorsa hemen notunu verebilirsiniz.
Diğer taraftan, hak ettiğinden daha fazla değer verildiğinde hemen şımaranların da mayasının bozukluğundan şüphe etmemek lazım...
Tabii ki bunlar başkalarını tanıyabilmek için ortaya atılmış görüşler. Peki, kendimizi nasıl tanıyacağız? Aslında kendimizi tanımak başkalarını tanımaktan daha güç... Ne var ki öncelikle kendimizi tanımak zorundayız. Esasen bizim kültürümüzde Hakk’ı bilmenin yolu da kendini bilmekten geçer.
O zaman gelin, sakin bir köşeye çekilelim ve kendi kendimize şu soruları soralım:
1- Fedakâr mıyım? 
2- Cehennemden çıkarken veya cennete girerken yanımdakilere ’lütfen siz buyurun’ diyebilir miyim?
3- Bana kötülük yapana da iyilik yapabiliyor muyum?
4- Komşularım, benden kendilerine bir kötülük gelmeyeceğinden emin midirler?
5- Zerre miktarı da olsa kalbimde haset var mı?
6- Düşmanlarımın felaketine seviniyor muyum, üzülüyor muyum?
7- Yüzüme karşı övdüklerinde rahatsız oluyor muyum?
8-  “Ben”  demekten sakınıyor muyum?
9- Başkalarına yük olmama konusunda duyarlı mıyım?
Bu soruları samimiyetle cevaplandırın. Vereceğiniz olumlu veya olumsuz cevaplar ışığında eminim kendinizi daha yakından tanıma imkânı elde edeceksiniz. Doğrusunu söylemek gerekirse, insanı tanımak çok zor... Yukarıdan beri sıraladıklarımızı “körün fili tarifi” olarak değerlendirebilirsiniz. Alexis Carrel boşuna  “İnsan denen meçhul” dememiş her halde...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları