İntihar saldırısı mı?

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

SİYASİ VE MESLEKİ YOL ARKADAŞLARINI DA HEDEF GÖSTERMEYE BAŞLADI

İntihar saldırısı mı?
Yenişafak’ın çift kimlikli yazarına neler oluyor? Önce “Bush’laşhtı”diyerek Erdoğan’ı, Obama’cı iç ve dış basının önüne fırlattı, şimdi de “çift meslekli gazeteciler deşifre olsun” ısrarıyla ’Gül Kokulu muhalefet’i ele veriyor.

“Ergenekoncular’ın yürüttüğü psikolojik savaş”a daha fazla tahammül edemeyen Cengiz Çandar, ’suçların delillendirilmesi’ni beklerken tuttuğu yazı orucunu bozdu.
Pek isabetli! Belki bu vesile ile  “işbirlikçilerin yürüttüğü psikolojik savaş” konusunda da aydınlatır bizi. Mesela, neden ’davanın avukatı’nın demokrasiye ağır hasar verdiğini söylerken ’davanın savcısı’nın verdiği hasarları unutturmaya çabalıdığını anlatarak başlar...
Neden, ispatlanmamış  “Ergenekon, darbe girşimi için cinayet işleyen, ulusalcı bir suç şebesidir” tezini savunuyor da,  “Ergenekon ABD-İsrail tezgahdır” tezini ‘ispatlanmamış’ olduğu için reddediyor, cevaplar...

“Ergenekon karartması ve ’derin devlet yapılanması’na ayna tutmaya” eli değmişken şu ‘Bebek yemeğine’ ve ’derin medya yapılanması’na da ayna tutar... Kaderin “gül kokulu muhalefet” cephesinde yollarını kesiştirdiği Fehmi Koru / Taha Kıvanç Beyamca’yı “kim bu çift meslekli gazeteciler” sancısı tutmuşken, yol arkadaşına da ilaç olur!
Nasılsa, herkes Tuncay Güney ismiyle kesişen yıllarını, hatıra defterlerini didikliyor bu ara. 1997, 1999, 2001, 2004... bu ’flash-back’ler sayesinde en iyi figürasyon sahneleniyor.
Minik bir katkı da Çandar’dan bekliyoruz. 18 Şubat 2005 gecesine dön! Neredeydin? Neden oradaydın? Kimlerleydin? Ne konuştun? Neden sustun?

O yemek neden karartıldı?
Yeniçağ Gazetesi yaklaşık olarak dört yıl önce önce bir fotoğraf yayınladı.
Bir grup insan Bebek’te bir İtalyan lokantası önünde görüntülenmişti. Fotoğrafı değerli kılan, o grupta olduğu görülen ve olduğu iddia edilen kişilerin kimlikleriydi.
18 Şubat 2005’te Bebek’teki İtalyan lokantasında yemek yiyenler;
‘Eski MİT Müsteşarı’ Sönmez Köksal,
Sıhhıye Orduevine bomba atılmasını planlayan ‘eski terörist’ Hasan Cemal,
TRT eski Genel Müdürü Cem Duna,
Rejim ve iktidar değişiklikleri sponsoru Soros’tan ’Türkiye faaliyetleri için’1 milyon 800 bin dolar fon alan TESEV Başkanı Can Paker,
Geçtiğimiz günlerde Brookings’te hasret giderme fırsatı bulan ’eski Maocu, bir önceki Amerikan iktidarı döneminin hızlı liberali, çiçeği burnunda demokrat ama II.Cumhuriyetçi’ Cengiz Çandar ve ‘CIA ajanı’ ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’ti...

Yemekte başka kim vardı?
Çandar, neden ‘Türkiye’yi aydınlığa çıkaracak’ bu yemeğin izah edilmesine katkıda bulunmuyor?
Bu yemeği, bütün gazeteler ve gazeteciler için yayımlanamaz, sorgulanamaz, görünmez kılan nedir? Bu fotoğraf, neden ‘sakıncalı haber’ sayılmaktadır?
Bu yemekte olduğu iddia edilen bir isim daha var. Kimsenin adını anmaya cesaret edemediği bu isim kimdir?
Bir gazeteci, bizzat, çok ’flu’ bir habere konu olmuşken, haberin birinci ağız kaynağı durumundayken ısrarla susması etik midir? Bu suskunluk gazeteciliğin mi, yoksa başka bir mesleğin mi gereğidir? Bu yemek yoksa bir ’ek iş / ikinci meslek’ görüşmesi yemeği midir?

Senior Çandar,bu ne tesadüf (!)
Tayyip Erdoğan G-20 zirvesi dolayısıyla gittiği Washington’da “Brooking Enstıtute’da konuşan ilk Türk Başbakan”ı olma ünvanını kazandı.
Çandar, bu olaydan sonraki ilk yazısında, Erdoğan’ın konuşmasının iki tartışmacısı CIA ajanı Parris ve Dan Benjamin ile yakınlığını kaleme alma ihtiyacı hissetti. CIA’nın “darbe mimarisi konusundaki dehaları”ndan Parris ile yakınlığı Ankara’dan Bebek’e, oradan Washington’a kesintisiz sürmüştü.
Benjamin ise “U.S.Institute of Peace’de ’senior fellow’ sıfatıyla bulunduğu 1999-2000 döneminden oda arkadaşı”ydı ve Clinton’un Ulusal Güvenlik Konseyi’nde “sınır aşan terörizm” bölümünün başındaydı.
Çandar, Başbakan’ın konuşmasını, Parris’in kendisinden haber aldığını da duyurdu: “Trenden henüz inip, Brookings’e gelmişti ve ben ona Tayyip Erdoğan’ın Brookings’te konuşma yapacağını söylemiştim. O anda, on gün sonra Tayyip Erdoğan’ın yanında oturacağından haberi yoktu. ”

Brookings’te ilk Başbakan
Erdoğan, neden Çandar’ın ifadesiyle “Mekke’ye gidip Kabe’yi görmeden”  geldi? Neden alıştığı üzere ’Washington Institute’, ’CSIS’veya ’CFR’de değil de  “Demokratların kalesi” Brookings’de konuşmak istedi?
Çandar bunun  “Obama yönetimi önünde ’görücüye çıkma’niyeti” olduğunu övgüyle(!) yazdı! Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın ABD’nin sömürgeleştirme stratejilerini oluşturmak üzere kurulan ’think-thank’lerinde sorgulanmasından memnundu. Erdoğan, bu memnuniyeti pekiştiren bir tavırla, son dönemdeki ’devletçi’ duruşunu yıkarak, Türkiye’yi, kurum kurum  şikayet etti.
“Obama gibi başlayıp Bush’laşan Erdoğan, ’kürsüde yanında sıralananların ve karşısında dinleyenlerin çok önemli bölümünü’ ikna edemese de, bundan sonra demokratik bir performans ile özellikle ’Kürt sorununa yaklaşımı konusunda yaşattığı hayal kırıklığını’ giderebilirdi!...”

Obamalaştırma seansı
Brookings Erdoğan’ı “Obamalaşmak” zorunluluğuyla yüzleştiren bir seansı andırıyordu.
Obama “füme rengi emperyalizmin marka yüzü”ydü. 90’lı yıllardan itibaren fiilen inşasına başlanan BOP coğrafyasınnın kalelerini içten fethedecekti. ’Ilımlı İslam Modeli’, Müslüman bir aileden gelme, gizli müslüman olduğuna yürekten inanılan Obama’nın elinde bir tehditkar bir silah değil samimi bir armağan gibi duracaktı...
Durum böyleyken böyle...
Müslüman Erdoğan’ı, velev ki Müslüman elastikiyetine sahip Obama’nın yörüngesine sokmaya çalışan ’çift meslekli gazeteciler’ de deşifre edilsin mi Yeni Şafak’ın çift kimlikli yazarı?
Tartışmalar MİT içindeki iktidar savaşıyla sınırlansın isteyen, işin ucunun ‘uluslararası istihbarat örgütlerine dayanmaması için Ergenekon’u yazmaya karar veren psikolojik savaş neferleri’ne de değinecek misin Radikal’in eski maocu, sonra liberal, sonra demokrat II. Cumhuriyetçisi?

+++++

Taha’nın ihbarı:
Bu iş gerçek ’çift meslekliler’ listesinin açıklanmasına kadar varır mı acaba? 2000 yılının haziran ayıydı. Bir dostum,  “Seni de aradı mı bakan?” sorusunu iletmek için aradı. Sonraki birkaç hafta hayatımın en mutlu günleridir.
Hayır, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan beni aramamıştı, ama hangi meslektaşları aradığını ve onlarla ne konuştuğunu öğrenmem zor olmadı. Konuya o zaman şöyle girmişim:
“İçişleri bakanı Sadettin Tantan, geçen hafta, yarım gününü telefon başında geçirdi. Bakan bana telefon etmedi. Olsun, 24 saat gecikmeyle de olsa, onun okunmasını arzu ettiği yazıya ben de göz attım. Hep bildiğimiz bilgiler vardı; önce bakanın neden bu kadar zahmete katlandığını telefon ettiği kişiler gibi ben de anlayamadım, sonra, sayfanın ortalarındaki bir cümle dikkatimi çekti. ” Şu satırları okuyun: ’Yerli basındaki kimi yazar ve gazetecinin MİT mensubu veya elemanı olması, devlet güvenliği çerçevesi içinde varolan gereklilik ve ihtiyaçtan doğan rutin bir uygulamadır. Halen MİT mensubu veya güvenlik elemanı olan 23 yazar, gazeteci ve yöneticinin isimleri elimizde mevcuttur.  “
O isimler hâlâ deşifre olmuş değil... Bizim meslekte birden fazla tarafa çalışanların varlığı bilinir. Ergenekon örgütünü ilk fâş eden kişi vaktiyle değişik gazetelerde çalışmış... Yolu neredeyse herkesle kesişmiş... ” Ben iki satırı biraraya getiremezdim, ama ilginç haberlerim yüzünden gazeteler benden vazgeçemezdi “ dediğini bir yerlerde okudum. Birlikte çalıştığı gazete yöneticileri, ” Değişik ilişkileri vardı, habere kolay ulaşırdı“ diye kendisinden söz ediyorlar. Böyleleri bu meslekte hâlâ var ve kimi bayağı önemli yerlerde, kimi yeniden ortaya çıkma hazırlığında. Hakkında ”MİT’in adamı “ ithamı yapılmış, teşkilâttan her hafta zarf aldığına ve kod adına kadar ipliği pazara çıkartılmış biri, ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da olsa ’gazetecilik’ mesleğine veda eder; bizde ise öyleleri muteber bir gazeteciymiş gibi akşamları ekrandan yüzümüze ’nanik’ yapabiliyor... Öyleyse neden pislikler ortalığa saçıldığında birileri şaşırmış rolü yapıyor?                        
Taha Kıvanç / Yeni Şafak

+++++

Cengiz’in itirafı:
Ergenekon’un ’yakın tarihimizin en önemli gelişmelerinden biri’ olduğuna inananlardan biri bendim. Dava başladığından bu yana hiçbir şey yazmadım. Mahkemenin seyrini izlemek, nelerin döküleceğini, nelerin ’marke edileceğini’ görüp anlamak gerekiyordu.
Ergenekon’un bir ’derin devlet yapılanması’ olduğunu çoktan anlamıştık. İdeolojisi ve felsefesinin ’ulusalcılık’ olduğunu görüyorduk. Askeri yönetim kurulması amacıyla ’cinayet işlemek’ üzere örgütlenmiş olduğunu fark etmiştik. ’Maddi deliller’in bulunup bulunmadığını, mahkeme safahatında görebilecektik. Ancak, darbe amaçlı bir cinayet örgütlenmesi olduğuna hiçbir kuşkumuz yoktu.
Ergenekon’un cinayet örgütlenmesi olduğunu fark edenler, ne ölçüde sustular ise, pısmış  ’diğerleri’nin sesleri gürültü biçimde yükselmeye başladı. Olayın önemini çarpıtarak ve bunu siyasi mücadelenin sınırlarına çekerek, sulandırmaya bir ’AKP operasyonu’na indirgemeye çalıştılar. Ana muhalefet partisi başkanı, kendisini ’Ergenekon’un avukatı’ ilan ederek demokrasi mücadelesine hasar verdi. Televizyon sunucularından birisi, sanıkların ailelerini ekrana çıkararak konuyu bir ’melodram’ haline soktu.
Ergenekoncular yanlısı ’psikolojik savaş’ sürüyor. Ancak, Mehmet Eymür ve Tuncay Güney isimleri odağında patlak veren gelişmeler, Ergenekoncu ’psikolojik savaş’ cephesinin üzerine bir ’taktik nükleer bomba’gibi düştü. Olan-bitenin bir ’Amerikan-İsrail komplosu’ olduğu kanısı yerleştirilmek isteniyor. Cinayet örgütünün temize çıkarılmasına çalışılıyor. Olan-bitenin bir ’Amerikan-İsrail komplosu’ olduğunu kanıtlayacak deliller yok. Ergenekon’un JİTEM’den TİT’e uzanan, askeri ve sivil nitelikte, faili meçhul cinayetle ilişkili, hukuk dışı faaliyet odağının ’karargâh örgütü’ olduğu anlaşılıyor. ’Derin devlet yapılanması’na tutacağınız ayna, Ergenekon karartması ve sulandırılması peşinde mesai harcayan ’psikolojik savaş neferleri’nin  kim olduğuna da ışık tutacaktır...      l Cengiz Çandar / Radikal

+++++

MİNİ YORUM
Son düzlüğe girdik...
Engin Ardıç’ın anırma sözünü tutmadığı 26. günü idrak edioruz. İçimde öyle bir his var ki, ha anırdı, ha anıracak... Satırlarında kendi kendine ‘aragazı’ mahiyetinde, ‘yeniden cevgaverleşme’ emarelerine rastlıyorum. ‘Anır Engin’ hodri meydanını duyduktan sonraki şaşkın, sinik, ezik tavrından sıyrılıyor. Kendine güveni yerine gelmiş. Sahne korkusunu yenmiş. Başta Karakaçan Bey olmak üzere emeği geçen herkese şimdiden teşekkürler, artık kulağımız seste, mikrofon Engin’de...
ST

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları