Iraklı kadınlar gibiyiz

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Tayyip Erdoğan, Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi’nde “Türkiye’ye Fransız” olanları ülkesi hakkında bilgilendirirken basın üzerinde baskı olduğu “iddiaları”nı yalanlayarak 8 yılda medyayı nasıl özgürleştirdiklerini anlattı.
Batılıların “doğulu” ülkelere uyguladığı en “pratik” “özgürleştirme” metodunun “tecavüz” olduğunu düşününce, makul bir yaklaşımdı Erdoğan’ınki. ABD’nın Irak’ı işgalle özgürleştirdiğini savunduğu bir dünya düzeninde, Erdoğan’ın da ülkesini -üstelik de “yasallaştırılmış” - baskınlar, dinlemeler, izlemeler, sorgular, tutuklamalarla “özgürleştirdiğini” ileri sürmesine kim ne diyebilir ki...
Ha Ebu Gureyb’teki feryadlarını hala unutamadığımız o kadınlar, ha biz...  Var mı farkımız? Tecavüz sadece bir uçkur davası değilse... İnsan bedenine, ruhuna, velhasıl hayatına yönelik saldırılar; özel yaşama dönük sınır ihlalleri, temel hak ve özgürlüklerimize el uzatılması... Bunların her biri birer “tecavüz” göstergesiyse... Artık “kimin olduğu” muamma olan “malum ordu”ca hane güvenliği yok edilmiş, kendi yatak odasında dahi giyinip soyunurken paravan kullanan, telefon konuşmalarında hep “o üçüncü kişiyi” de hesap ederek ve mümkün olduğunca “mesaj kaygılı” ifadelere yönelen gazeteciler de tıpkı o kadınlar gibi çok yabancı oldukları, hiç istemedikleri, nefret ve tiksinti duydukları kimselerin soluklarını hissetmiyorlar mı sanıyorsunuz üzerlerinde?
Bu ülkenin gazetecilerinin zulüm altında yazdıkları yazıların, o kadınların vücutlarındaki kiri atar gibi doğurdukları babası meçhul çocuklardan farkı var mı sanıyorsunuz? Onların “evladım” diye bağırlarına basamadıkları o “işgal hatıraları”na benzemiyor mu kalemlerimizden çıkan ve sahiplenmekte güçlük çektiğimiz suya sabuna dokunmayan o ürkek satırlar! Biz de bir “ileri demokrasi taarruzu”nun yıkık dökük hatıraları arasında saklayıp gömmeyecek miyiz sanki bu dönemin bütün mesleki üretimini!
Tıpkı Irak’taki işkenciler gibi “sadistçe, kaba ve gayri ahlaki” değil mi bizim mütecavizlerimizin de çullanması üzerimize!

***


Erdoğan’ın Avrupalı parlamenterlere “Ülkemize gelin. Burada kaynağında yapacağınız araştırmalarla, bu gazetecilerin suç örgütleriyle nasıl ilinti halinde olduğunu göreceksiniz!” biçimindeki seslenişini duyduğumda ilkin irkildim...
Evet hukukun ve vicdanın bütün gereklerine tersti. Evet hukuk devletinin, demokrasinin, bağımsız yargının ölüm ilamını okur gibiydi.
Ama... Ebu Gureyb’in perişan, tutsak, paramparça edilmiş Müslüman kadınlarına karşı  “Amerikan barışı”nı savunan Erdoğan’dan, kendi ülkesinde “parçaladığı hayatları” o biricik, ne menem bir şey olduğunu yaşayarak tecrübe ettiğimiz “ileri demokrasisi” ne yeğ tutmasını mı bekleyecektik yani!

+++

Muhalefetin âli menfaatleri için ne olur sus!

Yıllanmış olanları çam üstüne çam devirirken, taze vekil adaylarının gaf yapmalarına karşı bir tolerans eşiği geliştirmeyi tercih edebilir kimileri... Ama ben siyasetin s’siyle ilgilenmeyen, umuru da olmayan hani şu Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyan adam” diye tariflediği yapıdaki bir arkadaşımı dahi ekran karşısında nasıl çileden çıkardığına şahit olduktan sonra, CHP’li Gülseren Onanç’ın susturulması gerektiğini yazmak zorunluluğunu duydum.
Önceki gece CNN Türk’te Cüneyt Özdemir’in konuğu olan Onanç, programın açılışını, iktidar iddiası olan hiçbir siyasetçinin yapmayacağı bir  “ötekileştirme”yle yaparak  “Biz zaten Nişantaşı, Bebek gibi semtlerden oy alıyoruz, Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa gibi varoşlar bize oy vermiyor” dedi.
Onanç finalde ise CHP’nin milletvekili adayı gösterdiği isimlere ayıp, seçmen zekasına da hakaret ederek, partisinin Ümraniye sanıklarını aday göstermesinin “sadece seçim stratejisi” olduğunu ve partinin  “asıl stratejisi”ni yansıtmadığını söyledi.  “Birlikteliğimiz köprüyü geçene kadar”  iması CHP’ye gönül verenler için rahatsız ediciydi.
Onanç siyasete yeni ısınan ve başta dediğim gibi “gaf kredisi” olan sınıfta yer alsaydı belki yine de mevzu bahis olmazdı da, bunca skandal söylemin üzerine bir de tutup CHP Parti Meclisi’nde, üstelik Anayasa Komisyonu’nda olduğunun,  “Yeni CHP’nin politikalarının belirlenmesinde ‘içerik belirleyici’ konumda” bulunduğunun altını çizince “ana muhalefete kıyak”  babında yazmak farz oldu:
CHP bu hanımefendiyi ekrandan hatta mümkünse  “nüve” si olan “halk”tan uzak tutmalı... Yahut ana muhalefete değil de ülkenin geleceğine bir kıyak yapıp; “parti sözcüsü yapmalı” mı demeli...
Bilemedim ki şimdi!

+++

Günün sorusu

Soru aslında Sözcü’den geldi:
Bakalım 1 milyon liraya “Stadyum” sözcülüğü yapan eski futbolcu Hakan Şükür, AKP’den milletvekili adaylığının açıklamasının ardından TRT ekranında geçen her saniyesinin milletin parasıyla bedava propaganda sayılacağı gerekçesiyle buradaki “işi”nden istifa edecek mi?

Ele verir talkını...

Prof. Eser Karakaş, “Çok şey istemiyorum; evrensel anlamda demokrasiye, laikliğe, hukuk devletine bağlı mebuslar istiyorum. Batı Avrupa kriterlerinde sivil-asker ilişkilerini, din-devlet ilişkilerini, yurttaşlık anlayışını içten benimseyen milletvekilleri görmek istiyorum”  diyor Star’da dün yayımlanan yazısında.
Sormadan edemeyeceğiz:
 “Batı Avrupa demokrasi kriterleri”, bir “akademisyen”in, karısını AİHM yargıcı yaptırabilmek için “taklacı köşe yazarlığı”na soyunmasına elverir mi!

+++

Genç sivilce yerini buldu!

Tuna Bekleviç’in, AKP’den aday gösterilmiş olduğunu görünce “acı acı gülümsediğini”  yazmış Mustafa Mutlu... Bekleviç ise, sanıyorum ki  “kıs kıs gülmeyi”  tercih etmiştir Mutlu’nun Güçlü Türkiye Partisi’yle başlayıp, eşekli eylemle devam eden ve Başbakan’ın helikopterinde nihayetlenen  “hızlı yükselişi”ni hatırlattığını okuduğunda!.. O motivasyonla aynanın karşısına geçmiş,  “nasıl da yediler ama”  diye böbürlendikten sonra kendi kendisine “adam olacak çocuk” bakışı atmış ve  “yoluna” koyulmuştur bir kere daha.... Keşke bunun bir tür genç sivilce vakası olduğunu en başında görebilseydi medyadaki şimdi bin pişman- destekçileri...

+++

Sen cipine bin hanım kardeşim

Kulislerden sızan bilgiler bu seçimlerde de “türbanlı aday gösterilmeyeceği”  yolundaydı. Konuşabildiğim bazı AKP’liler “bazı hassasiyetlerden” söz ediyordu. Ya da “gerginlik yaratır” savunması yapılıyordu.
Peki neydi acaba AKP’nin elini tutan? Aslında hiçbir şey. Kapatılma tehlikesi tamamen bertaraf edilmiş, askerin bir tepki göstermesi mümkün değil, Türkiye’de darbe olma olasılığı sıfır, bütün bunların üstüne bir de CHP  “türbanlı milletvekili gelirse Merve Kavakçı olayındaki gibi davranmayız” mesajı vermişti.
Açıkçası türbanlı aday göstermek için  “dikensiz gül bahçesi” oluşmuştu. Ona rğmen AKP buna uzak durdu.
İki ihtimal var:
Birincisi daha zayıf. AKP  “darbe paranoyasının” kendisine oy getirdiğine inanıyor. Bu nedenle ne pahasına olursa olsun  “asker-darbe”  tehdidini diri tutmak ve özellikle cahil halka  “aslında neler yapacağız da, siz bilmiyorsunuz, bu Ergenekon ahtapot gibi, içerde olanlara bakmayın, dışarıda çok güçlüler hâlâ”  mesajını veriyor.
Ama bana göre asıl güçlü ihtimal, iktidar partisinin ve yandaşlarının kadına bakış açısıdır. Her ne kadar “hanım kardeşlerimiz canımızdır” deseler de, demokratik atılım için kadının toplumda hakkı olan yeri alması gerektiğini savunsalar da, her yerde türban takmayı demokrasi ve özgürlük gereği gibi sunup kadınları, genç kızları pohpohlasalar da, sonuçta bu zihniyetin kadına önem vermediği gerçeği de ortadadır.
Örneğin sormuştum,  “televizyonlarda erkeklerle dişe diş mücadele eden türbanlı kadınlar, kendi cemaatleri içinde erkeklerle bir araya gelip siyasi tartışmalar yapabiliyor mu?”  diye.
Sorun burada işte. Toplum önüne çıkarılan türbanlı kadınların, kendi çevrelerinde aynı özgürlüğü yaşamaları mümkün değil.
Bunu kendileri de biliyorlar.
Erkek egemen AKP zihniyeti kadınları siyasi amaçla ortaya sürdükten sonra havaya girip  “özgür olduklarına, demokratik toplumda yer alacaklarına inanan”  kadınlara haddini işte böyle bildiriyor.
Kısacası, çoğunun samimiyetinden şüphe etmediğim türbanlı kadınlara şu söyleniyor: “Kocalarınızı zengin ettik, artık en lüks mağazalardan alışveriş yapıp, en lüks otellere gidiyor, yurt dışında lüks seyahatler yapıp, ciplere, çok lüks otomobillere biniyor, en lüks evlerde jakuzi keyfi yapıyorsunuz. Bununla yetinin işte.” 
Can Ataklı / Vatan

+++

AKP güya türbanlı aday gösterdi, Antalya 13. sıradan... Papa’nın Saadet Partisi’nden mebus olma ihtimali, AKP’nin Antalya’dan 13 mebus çıkarması ihtimalinden fazla!
Yılmaz Özdil / Hürriyet

+++

Önergeleriyle çamur atar artık

Tasfiyeye uğrayanların sayısı fazla. Kaybedenlerin adını yazıp, onları daha fazla üzmeyeceğiz. Ancak, yeni dönem Meclis’e girmesi kesinleşen bir tanesine ayrı parantez açacağız. Bu zat ‘Karalamakla gazeteci olunamayacağını anladı ve parlamenterliği seçti’. Eğer, dokunulmazlık zırhına kavuşmasa yanmıştı. Çünkü attığı iftiralar sonucu hakkında kesinleşmiş tam 117 yıl hapis cezası var. Kim mi bu? İyi tanıyorsunuz. Hatta, Meclis’te bütçe görüşülürken Erdoğan’a gidip ağladığını haber yapmıştık. Demek ki, ‘Beni kurtarın yalvarmaları’ sonuç verdi. Bakalım yeni dönemde TBMM içinde ‘Bip at, izi kalsın önergeleri’ verecek mi?    
Burhan Ayeri/Akşam

+++

Dünyanın hiçbir yerinde iktidarın propaganda alanında bizdeki kadar orantısız güç kullandığı bir demokrasi bulamazsınız. Kamu araçları iktidar partisinin malı gibi.
Özel TV ve basının da tamamına yakını ya iktidara bağımlı veya korkutularak sesi kısılmış. Yasalar önlemese bile siyasetin etiği bu kadar adaletsizliği kabul etmez. Bizde ediyorsa sebep, haber alma hakkını savunma geleneğine sahip bir toplum olmayışımızdır.
Güngör Mengi/Vatan

+++

Fişlemek kolay olsun diye mi!

Silivri’den 9 sanık farklı partilerden yarışıyor. CHP, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Sinan Aygün’ü, MHP, Balyoz sanığı Korgeneral Engin Alan’ı aldı. Geri kalanlar, Çetin Doğan, Doğu Perinçek, Hasan Atilla Uğur, Tuncay Özkan, Hanefi Avcı bağımsız yarışıyor. Keşke aynı çatı altında toplansalardı. Hiç değilse, Ergenekon oyları bölünmez, biz de, halkta ne ölçüde itibarları olduğunu görürdük.
Nazlı Ilıcak/Sabah

+++

Mümtazer’i arıyorum gözlerim kapalı

Televizyon tartışmalarının mümtaz siması, Zaman yazarı Mümtazer Türköne, liste kurbanlarının başında geliyor. Milletvekilliğini eşinden devralmaya hazırlanan Türköne, listeye gireceğinden o kadar emindi ki, bakın son yazısında ne yazmıştı:
 “Zaman gazetesinde beş yıldan beri sürdürdüğüm yazarlığa ara veriyorum. Yazmak bir düşünme ve var olma biçimidir. Düşüncelerimle var olmamı gazeteme ve siz okurlarıma borçluyum. Artık fildişi kuleden çıkıp, taşın altına elimizi koyma vakti. Helâllik diliyorum. Allah utandırmasın.”
Son dileği tutmadı ne yazık ki...
Melih Aşık/Milliyet

Türköne ailesinin liste hüsranından söz etmeden olmaz. Hatırlayacaksınız AKP Milletvekili Özlem Türköne bu dönem “çocuğuyla daha çok ilgilenebilmek amacıyla” milletvekilliği aday adayı olmamıştı. Onun yerine eşi, Zaman yazarı Mümtazer Türköne aday adayı olmuştu.Açıklanan AKP listesinde Mümtazer Bey’in yer bulmamış olmasını nasıl açıkllamalıyız bilemiyorum. Acaba Başbakan  “aile içi devir teslim görüntüsü hoş değil” diye mi onu listeye koymadı, yoksa Tansu Çiller’in danışmanı olduğu dönemde Susurlukçular için “Devlet için kurşun atan da bir, yiyen de birdir” vecizesinin düşünsel mimarı olduğu için mi? Yoksa açılım sürecinde Abdullah Öcalan’a “paşalık verilmesi” ni teklif ettiğinden mi?
Mehmet Y. Yılmaz / Hürriyet

+++

Abdullah Gül,
“İlkokuldayken ben de
gözlüklüydüm” demiş.
Ah, keşke hiç çıkarmasaydınız!
Fahrettin Fidan

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş