İŞBİRLİKÇİ MODELİ

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Açılımın başrolünde de operasyonel medya var: İktidarın, İmralı canisini muhatap aldığı sözde çözümü “Türk modeli” diye yansıtarak, üniter devlete indirilen darbeyi gizliyorlar

AKP’nin ‘cesur adımlar’ı karşısında gözü dönmüş yamyamlar gibi çaldıkları savaş tamtamlarının ritmi sertleşti. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ne söylediğinin önemi yoktu. Önemli olan bir nevi ‘Pandora’nın Kutusu’ olan “açılım”ın ‘resmen’ açılmış olmasıydı. Ki ilk günden kötülükler etrafımızı kuşattı işte.


Devletin hataları
Sektörel kürtçülüğün duayeni, itirafçı Hasan Cemal “Hükümetin ihtiyatlı bir başlangıç yapması”nı yerinde bulduğunu belirterek “Önemli olan silahların -bırakılması değil- susması” yazmış. Açılımcılar “Hasan Abi”lerinin aklına uyarlarsa, yandı gülüm keten helva. Demek ki çatıları eşkıya sürüsü ve elebaşlarına “güven” olacak.
Açıklamaları “içtenlikli” bulan Cemal’in izlenimi, kucağımıza nurtopu gibi bir “sorun” veren Diyarbakır konuşmasında belirlenen istikamete geri dönüldüğü ve devlete ‘hataları’nın bedelinin ödetileceği yönünde.


Kemalist ilkeler
Devletin hatalarının bedelini kimin ödeyeceği konusunda sazı Mehmet Ali Birand devralmış. Posta’daki köşesinde birçok ülkenin demokratikleşmesini “AB’ye tam üyelik”le güvence altına aldığını söylüyor. Türkiye’de “Kemalist ilkelerden uzaklaşıldığı için sahneden inmeyen asker” varken bu mümkün değilmiş.
Demek ki “Kemalist ilkeler” dediği ‘Cumhuriyet’in temel değerleri’  ile AB dünya yıkılsa aynı safta buluşamazmış.  Ve demek ki AB’ce de desteklenen “Kürt açılımı”nın “er yada geç” gerçekleşmesi için önce,  “TSK’nın elini sokmadığı”  bir sürecin kontrolünü ele geçirmek gerekiyormuş.
Doğrudan milli güvenlik stratejisiyle ilgili olan konunun, koordinatörlüğünü ordu yerine İçişleri’nin üstlenmesi bu anlamda başlı başına bir “aşama” değil mi zaten?
Diyelim bu fotoğrafı bizden daha yetkin kişi ve kurumlar da çekti. Karanlık odanın ışıklarını yakmaları ve açılım adı altında girişilen bölücü serüvene verilmiş emeği yakmaları mümkün mü?
İktidarın tescilli kalemşorü Akif Beki’ye göre “Değişime ayak direyen, kendi kaybedecek... Sunduğunuz siyasi ürün pazar kaybettiyse, yenilemek kaçınılmazdır. Rakiplerinizin inisiyatifiyle oluşan ‘talep’e hitap edeceksiniz.” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, hiç rakiplerinin insiyatifiyle oluşan “toprak” talebine hitap eden taşeron şirket gözüyle bakmamıştım.


Dar alanda mutabakat
Medyada ağırlıkla işlenen diğer vurgu “toplumsal mutabakat”.
PKK ile pazarlık yapılırken, PKK’dan birinci derecede canı yanan şehit ailelerinin onayını almadan, ‘diğerleri’nin terazinin bir kefesine petrolü, diğerine şehit kanını koyarak yaptıkları hesabın ne hükmü olabilir?
Ertuğrul Özkök’ün “Biz bu sürece her türlü katkıyı yapmaya hazırız” demesiyle mi sağlanmış olacak toplumsal mutabakat?
İmralı’nın “Hatırlayalım ama unutmayı da bilelim” diyen postacı adayı ile “Geçmişe saplanıp kaldığımızda geleceği kaybederiz” diyen Atalay aynı çizide buluşunca, uzlaşmış olduk öyle mi?
Atalay’ın “benim entelektüel, çoğulcu basınım” diye ayar verdiği medya (Kimin kime ayar verdiği onusu çetrefilli ya) “Toplumun tüm kesimlerini özgür ve demokratik bir tartışma ortamına çekmek için elinden geleni yapmak” için canla başla çalışacak gibi. Dünün manşetleri bunun delili.
Atalay’ın konuşmasından iki kavramı öne çıkardılar: Türk modeli ve demokrasi.
İnsanın sorası geliyor, ABD’nin ekmeğine yağ sürmek için olduğu aşikar olan “Sincan”cılığınızı saymazsak ne zaman Türkçü oldunuz da “Türk Modeli” gibi normalde, “ırkçı” sayacağınız bir markanın halkla ilişkilerini yürütüyorsunuz?
Bu Türk Modeli bu kadar iştah kabarttığına göre, Türk Lokumu gibi birşey çıkmasın sonunda. Oynak, mozaik, eklektik bir ‘şey’.


Psikolojik operasyon
Bu delillere dayanarak oluşan “makul şüphe”dir. Bir ‘şey’in hem Türk hem de Türk devletine karşı olması mümkün mü?
Ama bakın The Guardian yazarı Simon Tisdall, iktidarın açılımlarını nasıl yorumluyor:
“Başbakan Erdoğan, Atatürk’ün aşınmakta olan aşırı milliyetçi mirasına en büyük darbeyi vurmak üzere.”
Hak geçmesin. Rıza Zelyut’un belirttiği gibi  “Gül’ün akıncı rolü”nü de es geçmemek gerekiyor.
Tisdall’ın deyimiyle “Türkiye’yi kuran Lozan Anlaşması’nın üzerinden 86 yıl geçtikten sonra Atatürk’ün biçtiği dar gömleğin gevşetilmesi yönünde direnmesi zor baskılar”la karşı karşıya olan ulus-devlet yapısı için öngörülen “Türk modeli”nin ‘aslında’ ne olduğunu Mümtaz’er Türköne’nin dünkü yazısı ele veriyor: “Daha çok Türk olmak Kürtlerin Anayasa’da yer alma taleplerine meşruiyet kazandırmaktan başka bir anlam taşımıyor. İmparatorluk varisi bir toplum kendisini “bölücü ve ayrıştırıcı türden bir Türk milliyetçiliği”nin dar kalıplarına hapsedemez. “
Birkaç gün önce Ali Bulaç da “Osmanlı modeli”nin harcının nasıl karıldığını tarif etmişti. Gizli-saklı yok. Kendilerini imparatorluk varisi görenlerin miras kavgasıdır yaşanan. Ve onların gözünde ulus-devlet tipi bir restorasyona girişen Atatürk ile onun fikri soyundan gelenler, mirastan men edilmesi gereken üvey evlatlardır.
Neden Yeni Sevr’i, Musul-Kerkük’lü sözde ‘Misak-ı Milli’ havucuyla, Neo-Osmanlı adımlarını ‘Türk Modeli’ ambalajıyla sunduklarına gelince, cevap basit. Dün Arslan Bulut’un ifade ettiği gibi, “her Türk’ün bir ordu”ya dönüşme ihtimali, hala başa çıkılması mümkün olmayacak kadar güçlü bir tehdit.
İyisi mi Reha Muhtar’ın sesinden yeni bir ninni dinletelim: “Yaşar Kemal’in sözlerini okurken, halen tek bir Cumhuriyet’in insanları olduğumuzun farkındayım... Mustafa Kemal’in kurduğu bölünmeyen Cumhuriyet’te... Şimdi bir başka Kemal’i... Yaşar Kemal’i dinliyorum gözlerim kapalı... “
Suçu ve suçluyu övme
Yasemin Çongar, Taraf’ı artık herkesin malumu olduğu için olsa gerek, hiç sağ gösterip sol vurma ihtiyacı duymamış. Atalay’ın “olumlu, samimi, yapıcı” bulduğu konuşmasındaki gizli mesajın “Apo yol haritası hazırlamayı, çözüm için kendi kulvarında çalışmayı sürdürsün” olduğunu açıklamış.
Mandela benzetmelerinden, demokrasi savaşçısına, tek güçlü makam olduğuna kadar, İmralı canisi hakkında yazılmış övgü dolu satırları düşününce bu ne ki?
‘Terörle varılan bu yer’de medyayla ilgili durum tespiti yapmaya çalışırken teröristbaşına ‘şeyhini uçurmaya çalışan müridler’ gibi yanaşma çabasındaki, mütareke dönemini dahi mumla aratan işbirlikçiler için ne denebilir? Sözün bitip, yasal yaptırımların başladığı yere gelmedik mi hâlâ? Abdullah Öcalan adlı cani İmralı’daki yargılanmasının sonunda idama mahkum edilen, AB’ye uyacağız diye cezası müebbete çevrilen yani suçu sabit olmuş bir hükümlü değil mi?
Biz, her Türk’ün sabrının sınırlarını zorlayan şu günlerde dahi anayasal güvence altındaki ‘huzur ve güven ortamı’nı bozabilecek herhangi bir tavra neden olmamaya azami özen gösterirken, medyanın bir kısmı açık seçik “suçu ve suçluyu övme” suçunu işlemiş olmuyor mu?
Öcalan’a düzülen methiyeler “İşlenmiş olan bir suçun failinin veya kanuna uymayan kişiliğinin övülmesi” değil mi?
Türk Ceza Kanunu’na göre, İmralı canisinin dümen duyuna giren bu kadro “Kamu barışına karşı” suç işlemiş sayılmıyor mu? Bu ülkede yasalar ne zamandan beri Türk Modeli’ni benimseyenler ile Türk Modeli maskesinin arkasına gizlenenler arasında çifte standart aracı olarak kullanılıyor?

 

ZAFER ÇIĞLIKLARI

“Haydi, kolay gelsin!” Hasan Cemal

“Hayırlı siftah. Ciddi bir başlangıç.”  Yasemin Çongar

“Biz her türlü katkıya hazırız.” Ertuğrul Özkök

“Nihayet hayatın ne söylediğini duyduk.”  Ahmet Altan

“Yola çıkılmış olması dahi yeter.” M.Ali Birand

“Başlamak bitirmenin yarısıdır. Hayırlısı olsun.” Ruşen Çakır


++++++


GÜNÜN SÖZÜ
The Guardian gazetesinden yorum: “Erdoğan, Atatürk’ün mirasına en büyük darbeyi vurmak üzere olabilir.” Vaziyete bakın; yandaş basın muhalefeti, dış basın ise iktidarı darbeci gibi görüyor.
* Haldun Ertem


++++++

AÇILIM
İktidarın manevrası

İmralı’daki zatın sırtında yumurta küfesi olmadığından devletin en tepeleriyle dolayı kurulan ilişkilerden söz ediyor. İktidar ise bu tür bir gerçeğin kamuoyu tarafından pek hoş karşılanmayacağını bildiğinden manevra yapmaya çalışıyor.
Hepsi budur. İçişleri Bakanı’nın yeni bir şey söylemediği zaten medyaya da öfke göstermesinden anlaşılmıyor mu?
* Can Ataklı / Vatan


++++++

Demokratikleşme yeterli olur mu?
Acaba terör belası sadece “daha fazla demokratikleşmeyle” çözülecek cinsten bir sorun mu?
Eğer öyle olsa demokrasi sorunlarını büyük ölçüde geride bırakmış olan İspanya ve İngiltere terör ile yıllarca boğuşmak zorunda kalır mıydı?
AKP iktidarı Türk halkına pek layık görmediği demokrasiyi Kürtlere bol bol verince(!) ne elde edecek? Daha çok demokrasi verince terörün duracağını kim garanti ediyor?
Bağımsız devlet kurma peşindeki adam demorasiyle yetinir mi?
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen diyor ki: 
“PKK silah bırakmadıkça ve terörün yeniden başlamayacağı kesinleşmedikçe atılacak adımların faydası yoktur. Terörün merkez üssü Kuzey Irak’tadır. Oraya ilişkin önleminiz yoksa, PKK’yı tasfiye edemiyorsanız sonuç alamazsınız... AKP terörle mücadele değil müzakere ederek ortamı yatıştırma peşindedir. Terörü tasfiye değil teskin ederek bir sonuca varamazsınız. Terörü önlemek için teröristlerden medet uman bir anlayış er geç iflas eder...”
Beşir Atalay dünkü basın toplantısında muhalefet partilerinden destek istemişti. Bu nasihatler önemli bir destek sayılmaz mı?
* Melih Aşık / Milliyet


++++++

Her dönemde kullanıldılar
Kürt sorununu çözmek, Türkiye’nin parçalanmasına doğru atılan bir adım olabilir mi?
Kimse bu korkuya, bir vehim, temelsiz saplantı diyemez. Bu korkunun temel ayakları şunlardır:
Türkiye Cumhuriyeti’nden önceki devletimiz Osmanlı İmparatorluğu; Kürt konusunuda olduğu gibi; etnik kimlikler kışkırtılarak parçalandı. Batı emperyalizminin Osmanlı’yı parçalamada kullandığı etnik ayrıştırma metodu; şimdi de Türkiye’ye karşı yürütülüyor. Bu yüzden bir imparatorluk yitiren Türk milletinin korkusunu normal görmek gerekir.
Türkiye sınırları içinde bir Kürt devleti kurma girişimi, Batılı ülkeler tarafından 1. Dünya Savaşı sonrasında gündeme getirildi. Meşhur Sevr Antlaşması’na bu şart zorla konuldu. Ancak, Kurtuluş Savaşı sonrasında bu girişim durduruldu.
Cumhuriyet sonrasında İngilizler, Kürtleri kışkırtıp isyan ettirdiler. Şeyh Sait İsyanı; yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul üzerindeki isteklerini geri çekmesine yol açtı.
Sonrasında Ağrı’daki ayaklanmalar ile Dersim isyanı patlak verdi.
25 yıldır sürüp giden PKK eylemleri de ayrı bir Kürt devleti kurmak amacıyla ortaya çıktı.
Bütün bu isyanlarda; dış güçler Kürt ayrılıkçılara destek verdiler. Türkiye ile hesaplaşmaya çalışan devletlerin Kürtlerden bir kısmını kullandıklarını olayların ayrıntısı açıkça göstermektedir.
* Rıza Zelyut / Güneş


++++++

MİNİ YORUM
Maksatlı da olsa “soru”

Bir gazetecinin “yargısız infaz” yapmasındansa “maksatlı” da olsa soru sorması yeğdir. Ortada bir “soru” varsa, muhakak “cevap” da olacaktır. Cevapsız kalan sorular, “sükut ikrardan gelir” algısına rağmen, muhatabının “tercihi” ile ilgilidir.  Bu anlamda, günlerdir ’yargısız infaz’a maruz kalan Ertosun’un, “infazcı” larının gözlerinin içine baka baka “cevap” verebilme hakkını gasp etmeye çalışan gazetecinin aklına şaşarım doğrusu...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları