İslâmda statüko?

A+A-
Arslan TEKİN

Maalesef din âlimlerimiz suskun, Diyanet suskun... İslâm adına konuşan zevzekler halkı "İslâm eğer buysa..." deme noktasına getirince, R. T. Erdoğan, bir iki söz etti; ancak ortaya çıktılar. Hakkını yemeyelim... Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu konuşuyor, İslâmı anlatıyor ama sesi nereye ulaşabiliyordu? Birkaç ses daha vardı yine... Yetersizdi.

Biz bu köşede "cemaat-tarikat" meselesinin üzerine gidilmesi gerektiğini her fırsatta yazdık. Kimsenin toplaşmasına, bir arada dinî eğitim görmesine, bir arada ibadetine, dayanışmasına dahletmedik. Sadece "rabıta"nın doğrudan Kur'ân'la, Sünnet'le kurulması gerektiğini, "aracılar"ın üzerinden ibadet edilmesinin İslâmdan sapma olduğunu hatırlatmak istedik. Daha bizim dediğimize gelinmedi. Ara ara ses etseler de, köklü bir tavır görülmüyor.

Asansörcü halvetçiler, "...çarşafa dolanmış" şehvetçiler, anında milleti cehenneme gönderen zebanî özentileri, her "yeni" bir şeye karşı çıkan Cahiliye Devri özlemcileri alıp başını gidince Reis, baktı oyda oynama olacak -bu sözümde ısrarcıyım-, Diyanet'i, kendisine bağlı ulemayı, yazarları harekete geçirme ihtiyacı hissetti. Elbette "Reis ne der?" endişesiyle suskun kalındığını biliyordu. ("Halvet" meselesinde Prof. Dr. Faruk Beşer'i ayrı tutuyorum. Onun halvetten kastı başka ve yakının başına gelen bir olaydan dolayı insanî bir talep. Yalnız talebinde daha özenli bir dil kullanabilirdi.)

Din hangi kitaplardan, hangi âlimlerden öğreniliyor? Diyanet'in zaman zaman verdiği fetvaların "asrın idraki"yle ilgili olmadığını, yüz yıllar öncesinden kaldığını biliyoruz. Onun için "Ne bu hâl!" deniyor.

Tartışmalara girmeden önce karşılaştığım bir durumu bir daha anlatmak istiyorum. Balkan Volkanı kitabımdan:

"(Kosova-Prizren'de) yol üzerinde Kâtip Sinan Camisine girdim. Namaz kıldım. Caminin içine girmeden solda imamın odası var. Namazdan sonra imam beni içeri davet etti. Dışarılı olduğum hemen anlaşılıyor. İmam Türk'müş, müezzin de odadaydı. Ortada bir talaş sobası yanıyor. İmam ve müezzin önlerine birer rahle çekmişler, karşılıklı kitap okuyorlar. İkisi de 25 yaşlarında...

- Ne okuyordunuz?

-Yazıcıoğlu Ahmed Bîcân Hazretlerinin Envârü'l-Âşıkîn'ini...

Karşılıklı okudukları iki kitap da Osmanlı zamanı baskısı...

İmam ve müezzinin dinî bilgilerini Ahmed Bîcân'ın kitaplarıyla takviye etmeleri beni düşündürdü. Bu telifin edebî bir hatıradan öteye gitmediğini biliyordum. (Eseri, notlarıyla birlikte daha önce yayına hazırlamıştık.)

Geçmişte halk arasında çok okunduğu bilinen Envârü'l-Âşıkîn'in oralarda hâlâ revaçta olmasının değişik sebepleri olabilirdi.

İlk akla gelen, İslâmiyeti en geniş manada inceleyen, derinlikli, ilmî yeni eserlerin bu camianın eline geçmediğinden Envârü'l-Âşıkîn'le nurlanmaya devam etmiş olmalarıydı.

İkinci akla gelen nokta ise, ananeyi sürdürerek gelenekten çok göreneğe dayanan bu tarz okuma alışkanlıklarının Müslüman halk arasında yaygınlığı idi.

Üçüncü düşünülecek husus da, kendi kültür çevrelerinin dışına çıkamadıkları ve şu andaki statik bilgilerine bu kitabı henüz hitap eder buldukları için dikkatle ve şevkle okuyorlardı."

Bu notları yazdığımda yıl 1992 idi. Türkiye için söyleyeyim: Değişen ne var?

"Musa Carullah'ı duydunuz mu?" diyeceğim... Yarın.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları