İstanbul'da yaşadığımız evlerim

Altemur KILIÇ

Coktandır yolum düşmemişti... İstanbul’da Erenköy’ün Kazasker Mahallesi’nde , “19 Mayıs Konakları”  adlı muazzam bir sitenin broşürünü yollamışlar. Sitenin yeri, gençliğimdeki köşkümüzün arazisi... Bizim eski köşkün etrafında, modern yüksek katlı binalar yükselmiş... Ve köşkümüzü, modern bir şekilde restore etmişler. Adı “Kılıç Âli Paşa” Köşkü! Gerçi babam Paşa değildi ama öyle münasip görmüşler! ...
Harp yıllarında babam eski köşkü satın almış, restore ettirmişti. Savaş Türkiye’nin kapılarına gelince, Anadolu’ya göç etmek kolay olsun diye!
Bütün aile eski  “Konak usulü” , orada toplandı... Ben -birkaç yıl-  kolejde talebeyken orada oturmuştuk...

Konak-çiftlik 
Babam, köşkün geniş arazisini savaş yıllarındaki yokluklara karşı, küçük bir çiftlik haline getirmişti... İneklerimiz, tavuklarımız vardı. Bahçeye sebzeler meyveler ekilmişti... Yani süt, tereyağı, yumurta ve zerzevat bakımından kendi kendimize yetiyorduk. Otomobilimize devlet el koyduğu için çift atlı bir faytonumuz da vardı.
Konak büyük olduğu için bir de  “düofon”  sistemi kurulmuştu!
Ben orada, daktiloyla yazdığım haftalık bir aile gazetesi çıkarırdım.
Sonra, önce zatülcenp arkasından vereme dönmesi muhtemel  “Eritem” adlı bir hastalığa yakalandım. İki ay yattım.. Ve bu sırada gene daktiloyla  “Sovyet İhtilali”  üzerine iddialı bir kitap yazmaya teşebbüs ettim... Müsveddeleri durur... Sovyet ve Komünizm düşmanlığım o zaman başlamış!
Fakat bu  “bilimsel”  çalışmalarımla birlikte biraz uçarılığım da vardı. Bisikletle dolaşır, mahalle kızlarına caka satardım... Karşı komşumuzda, melek gibi güzel bir kız vardı. Ona tutulmuştum;  Kapı eşiğine oturur, karşıdan karşıya gözle, sözde flört ederdik. Geçenlerde öğrendim ki, bu melek gibi kızı Azrail alıp götürmüş. Nur içinde yatsın! 

Diğer evler
Bostancı’da başka bir Kılıç Ali Köşkü daha vardı. Çocukluğumda yaz ayları orada geçti! Bu köşkü büyükbabam Miralay Tevfik Bey 1910’da yaptırmış ve babam 1930’larda restore ettirmiş. İstasyonun hemen arka çaprazında Vükela Caddesi’ne, Bostancı Camii’ne yakın! Hatırladığıma göre Tayyareci Fehmi Sokağı’nın köşesinde! Şimdi yerinde bir apartman var! Köşkün karşısındaki çayıra babam kale direkleri yaptırmıştı, orada oynardık. Ağabeyim Gündüz futbolla orada buluştu. İlk pozisyonu kalecilikti! 
O  “çayırda”  birlikte oynadığımız, birlikte komşu bahçelerden meyve çaldığımız  “mahalle çocukları”  sonraları amiral, general, büyük iş adamı avukat vb. oldular!
Bostancı’ya, bu köşke yazın okul tatilinde göç edilirdi ve o göç, planlı, önemli, bir  “operasyon”  olurdu... Bostancı’da iken bazen kamyonlara doluşarak Yakacık’a, Kayışdağı’na pikniğe, kuzu çevirmeye gidilirdi... Sonbahar yaklaşırken, evin tavan arasında erişte kesilir, tarhana açılır ve yataklar, yastıklar hallaç yayıyla, atılırdı!
Ve akşamüstleri çayıra gelen dondurmacının  “Dondurmam var kaymaklı”  sesi hâlâ kulaklarımda. İskele gazinosunda temsil veren Naşit’in, Dümbüllü İsmail’in tuluat sesleri de kulaklarımda!
İlk milliyetçilik ateşini, yaz tatillerinde, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun  “Türk Korsanları”, “Kolsuz Kahraman” romanlarını Çocuk Sesi dergisini okuyarak aldım.
Bu evin hazin bir hatırası da var...
O zamanlar eczaneler semt eşrafının buluşma ve sohbet mekânı! Büyük babamız Miralay Tevfik Bey Bostancı Camiini Yaptırma Cemiyeti’nin Reisi!
Yıl 1919. Babam Sivas’a Mustafa Kemal’e iltihak etmiş ve Padişah onun ve amcam Mustafa Kemal’in yaveri Muzaffer’in (Kılıç) idamı için fetva çıkarılmış... Tevfik Bey eczanede sohbet ederken, işgüzarın biri, gazetedeki bu haberı verir. Eskiden sarayda görev yaptığı için padişaha hâlâ bağlı olan Tevfik Bey, oğlu Asaf’ın ve yeğeninin “Padişaha isyan ettikleri için”  idama mahkum edildiklerini öğrenince,  “fücceten”  ölür! Bu acı haberi Ankara’da babama İsmet Paşa verir. Daha önce İsmet Paşa’nın babası öldüğünde haberi babamın vermiş olmasına adeta mukabele olarak!
Eski Bostancılılar, babam ele avuca sığmaz olduğu için  “Bizim deli Asaf” derlermiş!  “Kılıç Ali”  olduktan sonra da Bostancı’daki  lakabı  “Bizim deli Asaf” değişmemiş... 
Yazın Bostancı’da iken bir gece caz sesleriyle uyandık. Babam Park Otel’in orkestrasını motora koymuş bizim eve getirmiş, kameriyede oturmuşlar gümbür gümbür çalıyorlar... Mahalle halkı da “Ah bu yaramaz Asaf, gene yaptı yapacağını” diye onu hoş görürler! 
Hayatımda başka evler apartmanlar da var! Hayalleri hem cihan değiyor, hem de acıları unutulmuyor!
NOT:
Bu yazıyı yazarken bir kitap elime geçti: Dr Müfid Eldal’ın yazdığı   “Kapalı Hayat Kutusu-Kadıköy Konakları”  (Yapı Kredi Yayınları) Kadıköy’deki bütün eski ev ve konakların esamisi... Neler var neler! Bizim Bostancı’daki ev de! Ama Erenköy’deki köşkümüz, herhalde Sayın Erdal’ın dikkatinden kaçmış! Kendisi ile telefonda konuştum. Öğrendim ki 90 yaşlarında ve hâlâ kalp mütehassısı olarak icrayı tababet etmekte ve yeni bir eser hazırlamakta! Allah uzun ömürler versin!

+++++

Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası
İnebolu, Kurtuluş Savaşı’ndaki yararlılıklarından dolayı 11 Şubat 1924 tarihinde TBMM’nin çıkarttığı 66 Numaralı Kanunla  “Beyaz Şeritli”  İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. İnebolu, İstiklal Madalyalı tek ilçedir.

Kurtuluş Savaşı’nda hizmet edenlere özel bir yasayla  “İstiklal Madalyası”  verildi.. Cephede çarpışanlara  “kırmızı” TBMM’de mebus olanlara  “yeşil”  ve hem Milletvekili hem de cephede savaşanlara  “kırmızı-yeşil”  kurdelalı “İstiklal Madalyası” verildi. Ben de şimdi babamın hayatta kalan erkek oğlu olarak kırmızı-yeşil kurdelalı İstiklal Madalyası hâmiliyim ve gururla taşıyorum.  Ancak  “İstiklal Madalyası” Kanununa göre de cephe gerisinde, hastanelerde vb.. çalışan çoğu kadın kişilere “Beyaz Şeritli”   İstiklal Madalyası verilmiş... Bu isimsiz kahramanlar kimler? Ben araştırdım öğrenemedim! Birisi onların adlarını bulabilse, ortaya çıkarabilse iyi olur, vefakârlık olur. Bildiğim kadar babaannem Demsaz Tevfik Hanım’ın da Beyaz İstiklal Madalyası vardı. Çünkü Ankara’da hastahanede çalışmıştı!

+++++

GERÇEK FIKRA

Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt’ün takip edilmesinden dolayı hatırladım!   1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olunca rakibi Bayar’ı ve tabii Atatürk’ün yakın çevresini tasfiye etmişti... Evhamlı İnönü -veya yakınları- Bayar ve arkadaşlarının  “darbe” yapmalarından endişe ediyorlar. Onları MAH (MİT’in selefi) ajanlarına takip ettiriyorlar, muhtemelen telefonları da dinletiyorlardı. Sıcak bir sonbahar günü; Bayar ve babam, Atatürk Bulvarı’nda yürüyorlar. Rahmetli babam, kendilerini takip eden MAH adamını eskiden tanıdığı için birden arkasına dönüp,  “Mehmet” diye sesleniyor... Adam afallıyor ama naçar, yaklaşıyor... Babam da,  “Ulan Mehmet, mademki peşimizdesin, al şu paltoları sen taşı”  diyor!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş