İSTİKLÂL MARŞI ve Ertuğrul Özkök'e cevabımdır...

Muhiddin NALBANTOĞLU

12 Eylül darbesi öncesi idi. Miting alanlarında İstiklâl Marşımıza da büyük saygısızlıklar yapılıyordu. Hele Konya’daki mitingde İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkılmaması olayı vardır ki bu saygısızlıklara tüy dikmişti. İşte o günlerde İstiklal Marşı geleneğine yapılan bu saygısızlık en fazla onun yüreğini sızlatmış olmalı ki, Ertuğrul Özkök dokunaklı makalelerini bu konuya tahsis ediyordu, İstiklal Marşına yapılan saygısızlığı kaleminin bütün gücüyle protesto ediyordu. Onu Günaydın gazetesinin köşe yazarı Can Pulak takip ediyordu. İşte bu olaylar ve yazılardır ki 12 Eylül anayasasına İstiklal Marşının da bulunduğu ünlü “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddesini yerleştirmiştir. Aradan geçen zaman içinde ne olmuştu da Özkök, İstiklal Marşı metninin “Samanyolu” şarkısı ile değiştirilmesini ortaya atıyor. Sanki bütün meseleler halledilmiş, iş sadece ona kalmıştı. Oysa Özkök bilir ki millî ve dinî inançlarla fantezi yapılamaz. Bu duygular uluorta ortaya atılamaz. Bilir bilmez tartışma konusu yapılamaz çünkü örfler kanunlardan kuvvetlidirler.

Marş niçin değiştirilemez
Şimdi biz burada 1960’lı yıllarda, yazıp yayınladığımız 208 sahifelik “İstiklâl Marşımızın Tarihi” adlı eserimizden de faydalanarak Özkök’e İstiklâl Marşımızın ne olduğunu, ne için değiştirilemeyeceğini Atatürk’ün İstiklal Marşını nasıl algılayıp anlattığını, Mehmed Âkif Ersoy’un bu marşın ne için değiştirilemeyeceğini ifade eden hatıra notlarını ve yine devrin büyük şair ve ediplerinin bu konudaki “değiştirilemez” ifadelerini nakledeceğiz. Çünkü Ertuğrul Özkök Beyefendinin bu girişimi ilk değildir. Son da olmayacaktır. Öyle günlerde yaşıyoruz ki millet olarak inandığımız örflerimizi, milletimizi millet yapan bütün milli mefhumlarımızı dosta düşmana karşı her gün savunmak zorunda kalıyoruz. Hele zaman zaman basiretsiz ve cahil yöneticilerin ortaya attıkları girişimler var ki “Allah Türk milletini korusun” diyesi geliyor insanın, neyse biz konumuza gelelim: İlk olarak bu marş nasıl yazıldı ve nasıl Milli Marş oldu, onu anlatalım.

Marşın yazıldığı günler
1920 yılı sonları... Sevr antlaşması imza edilmiş. Trakya’da Tekirdağ ve Edirne’yi işgal etmiş olan Yunan kuvvetleri, Batı Anadolu’da Uşak’ı da ele geçirmişler. Türk ordusu Doğu’da Ermenistan’a karşı savaşıyor. Yer yer patlayan isyanlarla halkın maneviyatı son derece bozuk. Şairler gazetelerde dergilerde bu yıkıntıyı önleyici, milli duyguları besleyici şiirler yazıyorlar, halk ve asker arasında dolaşarak bunları okuyorlar. Bu şairlerden biri de Mehmet Âkif idi.
O günlerde Kars kurtarılmış, Gümrü Antlaşması imzalanmış, Kurtuluş Savaşı’nın ilk askeri ve siyasi zaferi  kazanılmıştı. 1920 Aralık ayı başında bir gün Milli Eğitim Bakanlığı Orta Tedrisat Müdürü Kâzım Nami Bey’in odasına bir kurmay Albay girdi. Selam vererek kendini tanıttı;
“Ben Batı Cephesi Kurmay Başkanı İsmet”.
Kazım Nami Bey ayağa kalkarak misafire yer gösterdi. Oturdular. İsmet Bey:
“-Beni size Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur gönderdi” dedi. “Orduca karar verdik, bir İstiklâl Marşı istiyoruz. Bunun güftesini, bestesini ayrı ayrı yarışmaya koyarsınız. Herbirini kazanana beşer yüz lira vereceğiz.”

Marş yazılıyor
Kâzım Nami Bey bu isteğin hemen yerine getirileceğini söyledi. Genelge şeklinde durum bütün okullara duyurulduğu gibi şairlere de bildirildi. Çok geçmeden Orta Tedrisat Müdürlüğüne şiirler gelmeye başladı. Bu arada Birinci İnönü Savaşı kazanılmış, Kurtuluş mücadelesinin ikinci zaferi de elde edilmişti. Eli kalem tutanlar daha büyük bir imanla ordunun isteği üzerine eğildiler. 17 Şubat 1337 (Miladi tarih ile 2 Mart 1921) günkü Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nin birinci sahifesinde “İstiklal Marşı” başlığı altında Mehmet Akif’in bir şiiri çıktı. Koca şair şöyle haykırıyordu:
“Korkma sönmez bu
şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun
üstünde tüten en son ocak
O benim milletimin
yıldızıdır parlayacak,
O benimdir o benim
milletimindir ancak.”

Bu şiir bir kükreme gibi bütün yurda yayıldı.
Doktor Rıza Nur’un yerine 14 Aralık 1337 (1921) tarihinde Milli Eğitim Bakanı olan Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey, İstiklal Marşının sözlerine özel bir ilgi gösteriyor, İstiklal Marşı olacak şiiri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirerek Meclisin kabul etmesini istiyordu. Yarışma için gelen 724 şiirden çoğu düzen ve duygu bakımından istenileni verecek durumda değildi. Görevi ağır olan meclise bu kadar şiiri götürüp bir seçme yaptırmak çok zaman alacaktı. Bu yüzden Bakanlıkça bir komisyon kuruldu. Bu komisyon 724 şiirden içlerinde Mehmet Akif’in şiirinin de bulunduğu yedisini seçti. Bu şiirleri bastırılıp meclis üyelerine dağıtıldı.

Milletvekilleri ağlıyordu
Türkiye Büyük Millet Meclisi mali yılın başlaması dolayısı ile 1 Mart 1337 (1921) günü toplanmıştı. Oturuma Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa başkanlık ediyordu. Paşa iç ve dış siyasete dair çok önemli bir nutuk söyledi. Sonra Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey, kendilerine dağıtılan yedi şiirden biri olan Mehmet Akif Bey’in İstiklal Marşı şiirinin okunmasını teklif etti. Teklif kabul edildi. Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey, bizzat kürsüye gelerek gür ve heyecanlı bir sesle şiiri okumaya başladı. Koca mecliste çıt çıkmıyor, bütün milletvekilleri büyük bir heyecan içinde, bu ulvi haykırışı dinliyorlardı:
“Çatma kurban olayım
çehreni ey nazlı hilal,
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celal?
Sana olmaz dökülen
kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır Hakka tapan
milletimin istiklal.”

Şiirin okunması bittiği zaman salon alkıştan inliyor, milletvekilleri göz yaşlarını tutamamışlar ağlıyorlardı. Bu son derece heyecanlı hava içinde bir ses yükseldi. Bu ses İsmail Fazıl Paşa’nın sesi idi.
Şiirin bir daha okunmasını teklif ediyordu. Teklif alkışlarla kabul edildi. Hamdullah Suphi Bey’in  gür sesi tekrar mecliste yankılanmağa başladı:

Heyecan dinmemişti
“Ben ezelden beridir
hür yaşadım hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir
vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim
bendimi çiğner aşarım
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.”

Heyecan yine dinmemişti.
Yeni bir teklif üzerine İstiklal Marşı Hamdullah Suphi Bey’in sesiyle bir defa daha inledi:
“Garbın afakını sarmışsa
çelik zıhlı duvar
Benim iman dolu göğsüm
gibi serhaddim var
Ulusun, korkma, nasıl
böyle bir imanı boğar
“Medeniyet” dediğin tek
dişi kalmış canavar.”
Şiiri mecliste üst üste üç defa okunması müthiş bir heyecan yaratmış, fakat yarışmanın sonucu alınmamıştı. Meclisin 12 Mart 1337 (25 Mart 1921) günkü oturumunda birçok kanunların görüşülmesinden sonra Hamdullah Suphi Bey, söz alarak şunları söyledi:
“İstiklal Marşlarını bastırdık, tarafı alinizden tetkikle hangisi uygunsa kabul edilsin. Anadolu mücadelesini terennüm eden bu şiirlerden biri ne kadar önce seçilirse o kadar iyi olacak. Bestesini de yaptırabilelim.”
Bu konudaki görüşmelerden sonra milletvekilleri tarafından başkanlığa birçok önergeler verildi. Bunlardan Mehmet Akif Bey’in yazdığı İstiklal Marşı’nın kabul edilmesi isteniyordu. O gün oturuma başkanlık eden Doktor Adnan Bey önergeleri oya koydu. Akif’in İstiklal Marşı, Meclisin ezici çoğunluğuyla kabul edildi. Milletvekilleri Hamdullah Suphi Bey tarafından bir defa daha okunmasını istediler.


Marş ayakta dinleniyor
Başkan:
- “Madem ki marş kabul edilmiştir, ayakta dinleyeceğiz” dedi.
Hamdullah Suphi Bey kürsüye geldi. Bütün meclisin ayakta ve derin bir huşu içinde dinledikleri şiir bir defa daha tarihi binanın havasında yankılandı:
“Arkadaş yurduma
alçakları uğratma sakın
Siper et gövdeni dursun
bu hayasızca akın
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakkın
Kimbilir belki yarın belki yarından da yakın.”
Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nin 13 Mart 1337 (1921) tarihli sayısında marşın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildiği bildirildi. 14 Mart 1337 (1921) tarihli sayısında da şiir bir defa neşredildi.
“Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme tanı
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı
Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı”
Bütün millet bir ağız olmuş haykırıyordu:
“Kim bu cennet vatanın
uğruna olmaz ki feda,
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda,
Canı cananı bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan
beni dünyada cüda.”

Mehmet Akif ordunun yarışma için ayırdığı beş yüz lirayı fakir islam kadın ve çocuklarına iş öğretererk yoksulluklarına son vermek için kurulmuş olan Dar-ül Mesaiye armağan etti. Halbuki kendisinin o sıralarda sırtına giyecek bir paltosu yoktu. O yalnız bir şey istiyordu:
 “Ruhumun senden ilahi
şudur ancak emeli
Değmesin mâbedimin
göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şehadetleri
dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.”

Yine o günlerde Mehmet Akif’ten kilometrelerce uzakta birisi, İstanbul’daki Müzikai Humayun şefi Osman Zeki Bey, işgal altındaki şehrin minarelerinde okunun hüzünlü akşam ezanını dinleyerek Akif gibi o da aynı şeyleri duyuyordu.
“O zaman vecd ile bin
secde eder varsa taşım
Her cerihamdan, ilahi
boşanıp kanlı yaşım
Fışkırır ruh-u mücerret
gibi yerden naşım
O zaman yükselerek
arşa değer belki başım.”

Bir gün bu dilek oldu. Beşiktaş’ta işinin başında iken, Türk atlılarının İzmir’e girdikleri haberini aldı. İşini bırakarak üst katında oturduğu, Osmanbey’deki Uğurlu Apartmanı’na koştu. Kulaklarında artık bir hakikat olmuş dileğin son satırları uğulduyordu:
“Dalgalan sen de
şafaklar gibi ey şanlı hilâl
Olsun artık dökülen
kanlarımın hepsi helâl
Ebediyyen sana yok
ırkıma yok izmihlâl
Hakkıdır hür yaşamış
bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk’a tapan
milletimin İstiklâl.”

Şairin mezarında okundu
Osman Zeki Bey, apartmandaki dairesine girince koca bir Türk bayrağını bina boyunca sallandırdı. Sonra piyanosunun başına geçerek İstiklal Marşı’nı nota olarak sahifelere dökmeye başladı. Bestesi 22 yarışmacı arasında birinci seçildi. Mehmet Akif 6 Aralık 1936 Pazartesi günü öldü. Edirnekapı Şehitliği’ne gömüldü. Ölümlerde Milli Marş çalınması geleneği olmadığı halde bu marşın yaratıcısı olduğu için mezarı başında İstiklâl Marşı çalındı.
İstiklâl Marşı Akif’in ölümünden 22 yıl sonra 1 Mart 1958 günü Karacaahmet’te bir mezar başında daha çalındı. Mezar o gün toprağa verilen bestekâr Osman Zeki (Üngör) Bey’in mezarı idi...

Devam edeceğiz...

 

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş