İyi Bayramlar

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Bayramın birinci günü Pazar’a yani Medya Polemik’i okuyuculara devrettiğimiz güne denk gelince böyle oldu;
Bugün sayfa sizin...
Yoksa benim “bayram dolayısıyla kaçmak, kaytarmak” gibi bir niyetim yok yani; 7/24 buralardayım...
Ve;
En başta bugün sevdikleriyle hasret gidermek üzere şehitliklere gidecek olanların, sonra tutuklu meslektaşlarımızın, sonra tutukluluğu cezaya dönüşen haksızlığa uğrayan herkesin; Silivri’de, Hasdal’da, Maltepe’de, Sincan’da iktidarın rövanş hırsının bedelini ödemek durumunda kalanların, Kerkük’ün, Tebriz’in, Karabağ’ın, Kazan’ın,  Batı Trakya’nın, Doğu Türkistan’ın; bütün Türk Dünyasının, el öpeni, baş okşayanı, kucaklayanı olmayan yalnızların, muhtaçların, Yeniçağ’ın bütün okurlarının bayramını kutlarım.
Bayramda ağzımızın tadı bozulmasın, yüreğimize yeni acılar konmasın inşallah!

 

+++

 

Kürdistan, Kürtlerden önce
emperyalistlerin hayali idi...
Yıl 1943... ABD Başkanı Roosevelt ile İngiltere’nin ABD Büyükelçisi Lord Halifax ile Ortadoğu haritasının başındalar.
Roosevelt diyor ki:  “İran petrolü sizindir. Irak ve Kuveyt petrollerini paylaşıyoruz.
Suudi Arabistan petrolleri ise bizimdir.”
Amerika’nın Ortadoğu bölgesindeki sancılı, kanlı, bol savaşlı varlığı işte bu ‘sizindir -bizimdir’ paylaşım açlığına dayanır.
(...)
Şimdi bu çok bilindik hikâyeciği hafızamıza not edip, daha güncel bir tespite nazar kılalım. Hasan Cemal geçen gün şöyle yazdı:
 “Yıllar önceydi. Ankara’da, üst düzeyde bir istihbarat yetkilisiyle sohbet ediyorduk. Bana bir harita gösterdi.
Kuzey Irak’tan, Kuzey Suriye’den, yanlış hatırlamıyorsam, Hatay üzerinden bir koridorla Akdeniz’e açılan bir Kürt devleti ya da Kürt federasyonuydu haritada işaretlenmiş olan... İstihbarat yetkilisi eklemişti: ‘Bu bir İngiliz planıdır.’ Daha sonra aynı haritayı Cumhurbaşkanı Demirel’in elinde görmüştüm.”

***

Yıllar önce Körfez Bölgesi’nde bir albay, gazeteci Güneri Cıvaoğlu’nun önüne genişçe bir harita açmış. Türkiye’nin Güneydoğu bölgesini gösteren Albay,  “Biz buraya Kürt Devleti’ni kurmak için geldik” demiş.
Bunun üzerine Cıvaoğlu Türkiye’nin buna asla müsaade etmeyeceğini söylemiş. Albayın cevabı nettir:  “O zaman Irak Kürtleriyle savaşırsınız.”

***

Kürdistan, Kürtlerin altın hayali olmadan çok önce emperyalist güçlerin büyük hayali idi...
Bunu kitaplarında açıkça dile getirdiler.
Haritalar yapıp gizli servislerinin duvarlarına astılar.
Gazetelerinde neşrettiler.
İnternet ortamında ıslarla sergilediler.
Herkesi zihnen bu fikre alıştırdılar.
Kürtlerin iştahlarını kabarttılar.
‘Yürüyün aslanlar, arkanızda ben varım, para benden, silah benden, can sizden...’ deyip durdular.
(...)
İngiliz planları İngiliz sicimi gibidir.
Ne esner, ne çürür, ne kopar.
Zamanı geldiğinde hedefteki boğaza ilmik yapılıp takılır.
(...)
Bu işlerde, özellikle Ortadoğu ameliyatlarında bunların amaçları, yolları, yöntemleri birdir.
Irak işgalinde göstermişlerdir bunu.
Beraber yemişler, içmişlerdir. Birlikte tecavüz etmişler, birlikte işkence uygulamışlardır.
Öldürmekte de ortaktır bular, ölü soyuculukta da...
Mirasa konmakta da...
(...)
V. Nafiz Aksu
Palandöken Gazetesi

 

+++

 

Hüseyin Çelik; bir kaç Mehmet olmasa sen de Hüseyin Aygün gibi kaçırılırdın!
Engin Balım

 

Bakan Çelik’e sorun bakalım, meclisi toplamak için daha kaç Mehmet’in şehit olması gerekiyor?
Levent Bulut

 

Hüseyin Çelik için Meclis’ten nefret edilmez!
Önder Manoğlu

 

+++

 

Millet uyutulurken yalanın sofrasında
Kan ağlarken şehidin kabrindeki çiçeği
Ne olacak halimiz bu gidiş sonrasında
Ucuzdan akıl satar hem dönek hem ödleği
Yahya Akengin

 

+++

Aslı Gamze koşuyor, Türkiye ağlıyor
Aslı koş!..
Haydi aslı!..
Haydi aslı!..
Aslı hızlandı!...
Aslı rakiplerini geçiyoor!..
Aslı önde!.. Gamze yetişiyoor!..
(...)
Tüm rakipleri arkalarında!.. İki Türk atleti önde!..
Haydi Aslı’ıı!.. Haydi gamze’ee!..
Yarışın son metreleri!...
Türkiye birlik beraberlik içinde...
70 milyon ayakta...
(...)
Gözlerden sicim gibi yaşlar akıyor!...
Televizyon başında milyonlar ağlıyor!...
Türkiye ağlıyor!...
Ağlıyoruz... Çocuklar gibi ağlıyoruz!..
Ağla Türkiyem Ağla!...
Doya doya ağla!...
Böylesi bir ağlamaya yıllardır ihtiyacımız vardı...
Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı Çerkez’i, Arnavut’u, Boşnak’ı, Gürcü’sü...
Alevi’si Sünni’si...
Örtülüsü örtüsüzü!...
Birlik beraberlik içerisinde!...
Burhan Özbey

 

+++

 

Mezarı beklenen oğul...
Selahattin Tokat, PKK’nın Van Çatak Kanalga Jandarma Karakolu’na düzenlediği saldırıda şehit düştü.  Selahattin’le silah arkadaşları 15 Eylül 1993 saat 01.00’de vuruşmaya başladılar. Hainin kurşunlarından biri Selahattin’in can evini bulduğunda diğeri 01.15’i gösteren saatine isabet etti. Şehidin yürek atışının durmasıyla akrep yelkovan da aralıksız birbirini kovalamayı bıraktı. O gece 12 şehit verdi Kanalga Karakolu.
Kastamonu Araç Avlacık Köyü Ulualan Mahallesinde 8 oğul babası Sadık Tokat’ın içine bir ateş düştü. Bir daha gün yüzü göremeyecek oğlun encamı malum olmuş gibi yandı tutuştu iman tahtası. Tan atana kadar her uykuya dalar gibi olduğunda Selahattin’in avlu kapısından baba diye seslendiğini duyar gibi oldu. Oğulcuğunun geliverdiği sanısıyla kaç kere aşağıya indi o gece Allah bilir.

***

Baba ocağından kınalanıp esenlenen Selahattin’i al bayrağa sarılı getirdiler Ulualan’a. Evin yanı başındaki ulu meşenin altını işaret etti Sadık Tokat. Oğul mezarının toprağını kendisi eleyip  un ufak etti.  Nohut kadar taş bulunmayan toprağı şehidin altına elleriyle serdi. Oğulcuğu yatarken incinmesin istedi. Kolay çürümeyen özlü çamdan yontturdu mezar tahtalarını.
Ulu meşenin uğultulu gölgesinde 19 yıldır (...) baş başa verip gün aksatmaksızın dertleşiyor baba oğul.
Soranlara anlatıveriyor oğul yangınını:
“O gün içime bir ataş düştü. İlk duyduğumda nasıl yakıp kavurduysa hala aynı sıcaklıkta hiç dinmedi. Allah kimseye evladının acısını göstermesin. Ne ana, ne baba, ne de kardeş acısına benziyor.”

***

Gün güne yıl yıla ulandı. Öte geçedeki hısımlar, beri yakadaki komşular kapıyı bacayı kilitleyip gurbete çıktılar. Kapıdan yetişen oğullar da gurbet kervanına katılıp birer birer uçtular yuvadan. Gökyüzüne direk olmuş ulu çamlarının, arşa uzanan köknarların çevrelediği orman denizinin ortasındaki  Ulualan’da Sadık Tokat’tan başkası kalmadı. Oğulların hepsi de;  “Atamızsın, babamızsın. Sen buradayken bizim ağzımızdan lokma geçmiyor. Başımızın üstünde yerin var. Hangi oğlun hanesini istersen başköşe senin ”  deseler de kabirdeki şehidi bırakamadı Sadık baba. Hiç olmazsa Kastamonu’daki iki oğlun yanına gitmesini söyleyenlere hep aynı cevabı verdi:
 “Oğlum, şehidim burada yatıyor. Şehidi olan köy bırakılır mı? Ölene kadar şehidimin mezarına bakacağım. Vadem geldiğinde yanına gömüleceğim. ”

***

Günü gelip vade tamam olduğunda oğulcuğunun yanına uzanıverecek Sadık Baba. Ulu meşenin altındaki doyumsuz baba oğul sohbeti sonsuza kadar sürecek bir başka alemde.  
Av. Hüseyin Özbek

 

+++

 

Daha yeşil bir dünya için şehit düşer kahramanlar
Nimetler dağıtılırken daima sütre gerisinde külfetlere talipte de hep ön sırada durmayı ilke edinmiş cefakâr  “Türk Ormancısı” orman yangınlarıyla mücadeleyi yasalarda karşılığı olmayan büyük bir sorumluluk duygusuyla ve mesai tanımayan cansiperane bir görev anlayışla tamamen vatan savunmasıyla özdeşleştirmiştir.
(...)
Ormana düşen bir kor ateşin yüreğindeymiş gibi acısıyla hareket ederek ateş korunu daha duman aşamasında hemen ihbar eden  “Kule Gözeticisinden”  söz konusu koru söndürmeden ve evdeki istirahat hakkını taşı yastık, dozer paletini de döşek yapma pahasına ormandan ayrılmamaya yemin eden  “Yangın İşçisine”,  fazladan bir sorti yapabilmek adına en zor şartları değerlendirmekten kaçınmayan  “Uçuş Ekibinden”, görevi ve unvanı ne olursa olsun bütün varlığıyla sonuna kadar çalışanına karşı her türlü desteği esirgemeyen  “Yöneticisine”   kadar orman teşkilatında görev alan herkesin bu destana katkısı çok büyüktür.
Bu güne kadar sayıları 100’ü geçmiş birileri de var ki tıpkı daha birkaç gün önce  “Muğla-Köyceğiz’deki”  orman yangınında olduğu gibi şehit düşerek canlarıyla bu destana katkı sağlamışlardır. Bu vesileyle orman yangınlarında şehit düşmüş kahramanlara ALLAH’TAN rahmet, yakınlarına da başsağlığı diliyorum.
(...)         
 “Yaşanılabilir bir Dünya için kışın “Buz” üzerinde, yazın da “Köz” üzerinde hiç yılmadan çalışmaktır”  ifadeleriyle tanımlanan   “Ormancılık Mesleği”  zor ve meşakkatli olduğu kadar ne yazıktır ki sahipsiz ve kimsesizdir de. Bazı meslekler milyonlarca lira para harcayıp göstermelik icraatlarını boğaz ve deniz kenarlarındaki kongre merkezlerinde kamuoyu ile paylaşarak kendilerini plaket ve şiltlerle ödüllendirirken, bütün zor şartların egemen olduğu kuş konmaz kervan geçmez coğrafyalarda   “daha yeşil bir dünya adına”   destan yazan  “Türk Ormancısının”   canı pahasına ortaya koyduğu meslek mücadelesi hak ettiği ölçüde karşılığını bulamamıştır.
Faruk Çebi / Kürem-Der Genel Başkanı

 

+++

 

Türkiye’yi Türkler
yönetmiyor!
“Türkiye’yi  50 yıl Türkler yönetmedi. Yabancı ajanlar tüm kurumlarda cirit attı”, “ülke her alanda yabancı ajan dolu. Özellikle gazetecileri kullanarak psikolojik harp yapıyorlar”, “Türkiye’yi  1950’den sonra, 50 yıl Türkler yönetmedi. ABD, Rusya, Almanya, İngiltere, İsrail ve diğerleri bizi rahat bırakmaz. Yöneticilere etkileri oldu”. Bunları ve benzerlerini söyleyen ben değilim. Bu tespitlerin hepsi, Türkiye’nin son 30 yılında en çok konuşulan isimlerinden biri olan eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün 14. Ağustos. 2012 tarihli Takvim Gazetesi’ne verdiği röportajdan...
(...)
Bakmayın bizi 36 parçaya bölme çabalarına, Türkiye ve Türkler hakkında uluslararası kabul de bu yöndedir. Bu sebeple coğrafyamızda hayat sürenlerin %99’a yakın kısmının, sosyolojik manada bir milletin çocukları olduğu ve adına “TÜRK” denildiği şüphe götürmez bir gerçektir. Ancak ne var ki; bizi yönetenler, kendini asla Türk görmeyen %1’lik kesimden çıkmaktadır.
Bahsettiğimiz topraklar, yer altı ve üstü değerler açısından çok zengindir. Oluşturduğu ekonomik pazar ve insan kaynağı ise bölgenin ve dünyanın dengelerini değiştirecek güçtedir.
Böyle bir zenginlik üzerine oturan ve bu toprakların tapusunu elinde tutan Türkler; ne yazık ki, Eymür’e göre 50, bana göre en azından 200 yıldır bu toprakları yönetememektedir.
Türk topraklarındaki iktidar, uzun yıllardır Türk gibi gözükenler ile Türklüğünü yitirmiş olanların elindedir. Bu tarihi bir hakikattir. Onun için Atatürk, idareyi teslim ettiklerinizin “asli cevheri”ni arayın demek öğüdünü vermek zorunda kalmıştır.
Bunun bin türlü nedeni vardır. Ancak bu, bilinmeyen bir durum olmadığı için neden önlenemediği üzerinde durulmalıdır.
Kanaatime göre, Türk’ün kendi toprakları üzerinde yönetim erkini kaybetmesinin ve bunun farkında olmasına rağmen rıza göstermesinin nedeni, dini ve manevi değerlerinden sapmaya uğramış olmasıdır. Yani sosyo - psikolojik nedenler birinci sıradadır.
Hani “Türk titre ve kendine dön” derler ya, gerçekten Türk’ün titreyip kendine dönmesine büyük ihtiyaç vardır.
Mehmet Eymür’ü tanımam ve ne yaptığını bilmem. Ama günümüz koşullarına, Türkler açısından dikkat çekerek, önemli bir uyarıcılık yapmıştır.
Türkler artık içinde bulundukları durumu kavramalı ve kendi topraklarını, çocuklarının geleceği için yönetmeye başlamalıdırlar.
Bunun için her türlü kavga sona erdirilmeli, siyaset başta olmak üzere her yerdeki işgal bitirilmeli ve milli hedefler konmak sureti ile geleceğimiz garanti altına alınmalıdır. Türklerin iktidarı, Türkler bakımından artık kaçılmaz bir zorunluluktur.  
Özcan Pehlivanoğlu

 

+++

 

Hüseyin Aygün’ü günahım kadar sevmem ama sayın Başbakan  “Bunlar beklediğimiz şeyler”  diyor. Şu ana kadar bir milletvekilinin kaçırılması beklenmedik bir şeydi. Artık beklendik bir durum haline geldi. Hayaldi gerçek oldu.
Mehmet Metehan Oğuz

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları