Kardeşin vedası Ben sonra ağlarım abi

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Son nefesini verdi, diye Gülden abla çağırınca, gelip yüzünü ellerimin arasına aldım. O, benim çok iyi bildiğim tebessümün duruyordu yine yüzünde. “Bir şey yok, sadece öldüm, o kadar, üzülmeyin” der gibi...
O tebessümünü aldım abi, bende... Bizimkiler üzülmesin diye herkesten önce toplayıp içine attığın acıların, üzüntülerin üzerine çektiğin o tebessüm. Sana bakan herkesi rahatlatan o malum tebessümün. Ölümle pençeleşip yoğun bakımda gözümü ilk açtığımda tepemde gördüğüm o sımsıcak tebessüm. “Hikmet Bila” denilince herkesin gözünün önünde beliren o olgun tebessümün. “Nasıl olacak Fikret” diye sorduğunda, “iyi olacak abi” yalanımı yüzüme vurur gibi beliren o tebessümünü aldım yanıma. Biliyorum ona çok ihtiyacım olacak.
Biliyor musun, endişelendiğin gibi olmadı. Bir yıldır planladığın gibi kimseyi üzmeden ölmeyi başardın. Mehmet abim epilepsi nöbeti geçirmedi, ablam ve Sevinç çığlıklar atmadı. Dursun abim uzun uzun sarıldı sana. Hepsi istediğin gibi davrandı. Üzülmesin diye hep uzakta tuttuğun Baran koydu mezara seni, Dursun amcasıyla birlikte. Hiç korktuğun gibi olmadı. Babasının oğlu gibiydi, dimdik, ayakta...
Gözlerim çok sık doldu ama söz verdiğim gibi ağlamadım. Hani derdin ya “Fikret sen ağlama ki bizimkiler korkmasın, sonra ağlarsın”, aynen öyle yaptım. Ben sonra ağlarım abi... Öğrettiğin gibi kimseyi üzmeden.
Sen, mahallede bana efelenenlere “küçük abime söylersem gününü görürsün” dediğim abimdin. Beni pataklamaya kalkan büyük çocuklara “erkeksen abime çıksana” dediğim abim. Sana “küçük abi” derdim, biliyorsun. Küçük dediysem abilerimin en küçüğü olduğun içindi. Küçük dediğime bakma; sen, benim için kocaman bir abiydin her zaman.
Küçük abi;
Yatağının başucunda, yüzün ellerimdeyken, çocukluğumuz geçti gözümün önünden. Aklıma önce o Afrikalı aç kız çocuğu geldi. Hani kolunda mika bilezik olan var ya; işte o! Gazetede o açlıktan iskelete dönmüş küçük kıza bakarken, “bana açlığından daha çok şu kolundaki mika bilezik koyuyor” demiştin. Anlamamıştım. “Yani şöyle” diye izah etmiştin; “Aç olmasına aç da, kız çocuğu ya bir de güzel olmak zorunda ya, işte o koyuyor, süslenmiş kendine göre yavrum...” Nedendir bilmem ama yüzüne bakarken bu geldi aklıma. Hiç unutmamıştım o bakış açını. Kız çocuklarına neden daha çok üzüldüğünü, neden önce onları koruyup kolladığını, ablama aldığın ilk hediyenin neden pudra olduğunu o zaman anlamıştım. Belki o yüzden, yüzüne bakınca ilk o küçük kız geldi aklıma.
Sonra, Zonguldak belirdi. Sana hayıflandığım, küstüğüm arı savaşı geldi aklıma. Hani, ağaç kovuğundan bölük bölük çıkıp bize saldıran eşek arılarına karşı elindeki dalla tek başına savaşırken, beni ikide bir kovduğun, o heyecanlı macera. Elimde dal her hamle yaptığımda kovalamıştın beni. Beni niye ekibe almıyor, Melih’ten ne farkım var diye gönül koyduğum o arı savaşı. Ağzın gözün şiş içinde arıları uzaklaştırdığında bile anlamamıştım beni niye savaşa sokmadığını. Avuçlarımdaki tebessümünden şimdi anladım.
Sonra 1969’a takıldım. Amstrong Ay’a ayak basmış, biz niye bir füze yapmıyoruz, deyişin geldi aklıma. Dursun abimin tehlikeli diye söz verip de ocak ambarından bir türlü getirmediği karpiti, maden işçilerine yalvarıp nasıl aldığımızı, gizlice kömürlüğe nasıl heyecanla sakladığımızı. Beşlik zeytinyağı tenekesinden yaptığın füzeyi, evin arka bahçesine özenle açtığımız küçük kuyunun üzerine nasıl heyecanla yerleştirdiğimizi; ince oluktan gönderdiğimiz su karpite değdiğinde çıkan o gaz sesini ve ip gibi çektiğimiz barutla gönderdiğimiz ateşi alınca, teneke füzemizin yukarı doğru fırladığını, o anda birbirimize sarılıp nasıl da “biz Ay’a da gideriz” havasına girdiğimizi, hatırladım. Tebessümün de vardı, yine...
Daha 12 yaşında nasıl koca bir abi olduğunu hatırladım. Kulağım ağrıyor diye sabahın 3’ünde küçük sobamızı nasıl nar gibi yaktığını; havlu ısıtıp kulağıma koyduğunu, havlu çabuk soğuyor diye kızarttığın sıcak ekmekleri havluya nasıl sardığını hatırladım. Kulağımın ağrısını hissetmeyeyim diye nasıl sabaha kadar susmadan konuştuğunu; daha o yaşta, kutupların keşfinden gezegenlerin sıralanışına, Edison’un kim olduğuna; sabunun zeytinyağından yapıldığından, Uzun Hasan’ın kömürü nasıl bulduğuna kadar ne çok şey öğretmiştin. O geceyi hatırladım; tebessüm ediyordun yine... Ayakkabı alınma sırası sana geldiği halde; naylon ayakkabılarını telle nasıl diktiğin geldi gözlerimin önüne. Sonra anneme gidip, “benim ayakkabım sağlam, Mehmet abime alalım, daha dün bayıldı ya, iyi gelir” diye büyük büyük konuştuğunu, hatırladım. Hatırladın mı, gibisinden baktım tebessümüne...
Rahat uyu küçük abi;
İnsanların sana nasıl sevgiyle koştuklarını dün gördüm. Seni neden sevdiklerini anlattılar. Anlamışlar seni. O insanlığın, inceliğin, dürüstlüğün, sevgi dolu yüreğin bulmuş yerini; rahat uyu! En çok Baran’ı merak ettiğini biliyorum.
Baran’ı merak etme abi...
Artık iki oğlum var:
Büyüğü Baran,
Küçüğü Cem...
Hele beni hiç merak etme...
Herkes bir toparlansın...
Ben sonra ağlarım abi...
Fikret Bila / Milliyet


 


 


Zamansız oldu

Şehitlerimizin acısı, cenaze törenlerinin ardından bir kez daha yüreklerimizde derin yaralar açtı. Kendilerine Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyoruz. Acılarının ne kadar büyük olduğunu biliyoruz. Umarız ki en büyük tesellileri, benzer acıların bir daha yaşanmaması olur... Benzer bir acıyı medya ve Milliyet olarak Hikmet Bila’nın ölümüyle bir kez daha yüreğimizde hissettik. Daha çok gençti, daha yapacak çok işi vardı. Ama o da bıraktı gitti. Tıpkı Yalçın Çınar gibi.
Onların sevgili ailelerine de, zamansız her iki veda için sonsuz sabır diliyoruz...
Kansere yenik düşen genç arkadaşlarımızın sayısı o kadar çok ki, terör gibi artık onun da sonu gelsin...
Abbas Güçlü / Milliyet


 


 


İnsan bu kadar haysiyetsiz olur mu!

Habur’daki PKK’lıları ekrana çıkarıp bülbül gibi şakıtırsan millisin;
Silivri’de feryat eden subay eşlerini iki kelime konuşturursan gayrimilli...

Deniyor ki...
Medya milli duruş sergilemeli.

*


Benim anladığım şu:
Analar ağlamasın, milli... Ağlayan şehit anasını göstermek, gayrimilli.

*


Şak diye sorayım mesela...
Apo hangi takımı tutuyor?
Şak diye biliyorsunuz di mi?

*


Bilmeniz normal... Fellik fellik Bekaa’ya koşturup, hangi takıma gönül verdiğini pek merak ediyormuşuz gibi detaylı detaylı anlatmışlardı. “Milli duruşturmacı gazetecilik” deniyor buna.
TBMM korumaları tarafından dövülen, kör gözüne gaz sıkılan, protez ayağına çelme takılan gazilerin... “Çekiştirmeyin, kolum çıkıyor” diye bağırmasını göstermek ise, gayrimilli.

*


Zorlayın hafızanızı... Bin Ladin’le röportaj yapan Amerikalı gazeteci var mıydı? Hamas’la görüşüp, mesajlarını manşetten duyuran İsrailli gazeteci gördünüz mü hiç? Çeçenler canımız ciğerimiz ama, empati ayağına yatıp “aslında onların da haklı olduğu taraflar var” diye makale döşenen Rus gazeteci okudunuz mu? Kitap yazıp, Apo’yu şut çekerken kapak yaptılar... Futbolun beşiği İngiltere’de gol atarken poz veren IRA militanı yayınlandı mı?
Sizi gidi milliler sizi!

*


Kandil’de Karayılan’la cankuş gibi sohbet edip, hatıra fotoğrafı çektirip, basın toplantısını naklen yayınlarsan, millisin... Teröristle masaya oturan MİT ’çilerden bahsedersen, gayrimilli.

*


Habur’da havai fişek atanları ekrana çıkarıp, bülbül gibi şakıtırsan, millisin... Silivri’de feryat eden subay eşlerini iki kelime konuşturursan, gayrimilli.

*


Bebek katillerine af istersen, şeref madalyalı kahramanları yalan haberlerle infaz edersen, millisin... “İnsan bu kadar haysiyetsiz olabilir mi?” diye sorarsan, gayrimilli.
Yılmaz Özdil / Hürriyet


 


 


Batı demokrasisinin çözümü: Son kullanma tarihi geleni öldür

Önce Saddam olayında yaşadık. Başta Amerika olmak üzere tüm batılı ülkeler Irak’ın lideri Saddam’ı  “dünyanın en kanlı diktatörü”  ilan etti. Hepsi Saddam’a silahları veren, ülkesinde diktatör olmasının yollarını açan, komşularına saldırmasına göz yuman ülkeler olduklarını unutup Saddam’ı hedef seçtiler.
Ardından Amerikan ordusu Irak’ı işgal etti. Irak halkının Saddam heykellerini yıkması, terliklerle dövmesi büyük keyifle tüm dünyaya izletildi. Türkiye de bundan payını aldı. Hepimiz müthiş birer Saddam karşıtı kesildik. Amerikan askerlerinin neden olduğu olaylar nedeniyle 1 milyona yakın Müslüman’ın öldürülmesine de alkış tuttuk.
Başbakanımız Amerikan askerlerinin başarılı olması için dua ettiğini bile söyledi.
Sonunda Saddam yakalandı. Güya bir Irak mahkemesi tarafından yargılandı. İdama mahkum edildi. Saddam Amerikan televizyonlarının görüntü almasına izin verilen bir infaz töreniyle asıldı. Öldürüldü.
Sonra sıra Bin Ladin’e geldi. Afganistan’da Amerikan ajanları tarafından yetiştirilen, Sovyetler Birliği’ni devirmek için düzenlenen operasyonlarda yüzlerce kişiyi öldürmesine izin verilen Usame Bin Ladin, komünist sistemin yıkılmasından sonra “kullanma süresi bitmiş mal” muamelesi görerek kenara atıldı. Libya lideri Kaddafi bir zamanlar batının en sevdiği diktatördü. Onun diktatörlük yolu adeta kırmızı halılarla döşendi. Günün birinde Kaddafi kendini gerçekten güçlü sanarak Batı’ya baş kaldırdı.
Ve tabii ki hemen  “kanlı diktatör”  ilan edildi. Çevresi sarıldı, ambargolarla sıkıştırıldı. Ama olmadı. Bu kez ülkedeki muhalefet Batı’nın jetleriyle bombalarıyla, füzeleriyle desteklendi. Muhalefet  “özgürlük ve demokrasi”  için yaratılan  “Arap Baharı’nın”  baş döndüren şehvetiyle Kaddafi’ye saldırdı. Sonunda Kaddafi sıkıştırıldı.
Kendi halkı Kaddafi’yi linç ederek öldürdü.
Batı demokrasisi şimdi çok mutlu. Keyifli. Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya özgürlük ve demokrasi geldi.
Can Ataklı / Vatan


 


 


Ülkesini emperyalizme açmayanın sonu böyle olur!

Amerika ve Fransa, Libya halkını saldırılara karşı korumak için BM’den karar çıkardılar. Ama nihai amaçları elbet Kaddafi’yi ortadan kaldırmaktı. 8 aylık savaştan sonra bu amaçlarına ulaştılar.
Kaddafi anlaşılan kuşatmayı yarmak isterken yaralanmıştı. Ama teslim olmadı. Libya liderini kendi halkına linç ettirdiler. Kanlı fotoğraflarını bütün dünyaya yaydılar. Batı gazeteleri “Hukuksuz diktatörün sonu” gibi başlık attılar. Günahı ne hukuksuzluktu, ne diktatörlük. Öyle olsa en başta Suudi Arabistan Kralı alaşağı edilirdi. Kaddafi’nin günahı ülkesini Batı’ya sömürtmemesiydi. Son zamanlarda Rusya ve Çin’e açılması Batı’yı iyice kızdırmıştı.
Batı’nın kişilikli liderlere verdiği mesaj açık:
“Ülkesini emperyalizme açmayanın sonu böyle olur, ayağınızı denk alın.”
Şimdi sırada Suriye var. Muhtemelen önce Suriye’nin içindeki muhalif unsurlar kışkırtılıp, ayaklandırılacak, Esad’ın sonu hazırlanacak...
Türkiye bu ihaleye gönüllü bar fedaisi iştahıyla hazırlanıyor.
Orta Doğu’yu ve bizi, bugünden daha kritik günler bekliyor...
Melih Aşık / Milliyet


 


 


İktidara yakınlıklarıyla bilinen Deniz Feneri sanıkları  “suç vasfının değişme ihtimalinin olması, delilleri karartma şüphesinin bulunmaması, kaçma şüphelerinin olmaması, delillerin toplanmış olması”  gerekçesiyle serbest bırakılmış.
Dilerim adalet, Ankara’da ayrı, Silivri’de ayrı işlemez ve yıllardır içeride yatan sivil ya da asker Silivri sanıkları da aynı gerekçeyle tahliye edilme olanağına kavuşur.  
Emre Kongar / Cumhuriyet


 


 


GÜNÜN SORUSU

Deniz Feneri soruşturması kapsamında üç aydır cezaevinde tutulan Eski RTÜK Başkanı Akman’ın da aralarında bulunduğu altı kişi tahliye edilmiş. Milletvekillerine tanınmayan özgürlük, onlara tanınmış! İki sorum var:
Madem bu adamlar suçsuzdu; o zaman ilk mahkeme neden tutuklanmalarına karar verdi, itirazı reddedip bunca insanı üç ay içeride tuttu? Ve siz... Tahliye kararlarına şaşırdınız mı?
Mustafa Mutlu / Vatan

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş