Kendi kendimizi aldatmayalım

A+A-
Rauf DENKTAŞ

Talat-Hristofyas görüşmelerinde teati edilen belgeler arasında  “kurucu devletler” den, bunların eşitliğinden bahsedildiğini görüyoruz.  “Devlet”  sözcüğünün aldatmaca olduğunu, bu oyunun Annan Planı döneminde de oynandığını çok kez duyurmağa çalıştım.  “Devlet” sözcüğü İngilizce’den Türkçe’ye tercümede yapılmış olan bir açık gözlülükten ibarettir. Gerçek anlam eyalettir, devlet değildir. Zaten Sn. Talat dünyaya  “ayrı devlet, ayrı egemenlik istemediğini” ilân ettikten sonra “kurucu devletlerden ve bunların eşitliğinden”  bahsetmenin bir anlamı da yoktur. Hristofyas bu konuda açık konuşuyor: Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti vardır ve Kurucu Devlet diye bir şey de yoktur; bunlar Federasyonun oluşturucu kanatları olan eyaletlerdir diyor. Gerçek de budur. Biz kurucu egemen bir devletten bahsedeceksek açık konuşmalıyız. Ayrı devletimiz vardır ve bu devlet (KKTC) kurulacak Federasyonun federe (egemen) kanadı olacaktır; vilâyet falan değiliz dememiz gerekmektedir. Aksi takdirde, tekrarlamak pahasına, egemenliğe dayanmayan eşitlik kâğıt üzerinde kalacaktır; egemenliğe dayanmayan iki kesimlilik ve sınırlar da kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. AB normları altında bunların ne hal alacağını görmek için dahi olmak gerekmez. 1963’leri yaşamak istemiyorsak devletimize ve egemenliğimize, kendi kaderimizi tayin hakkımıza; yeni ortaklık yürümediği takdirde federasyondan çekilme hakkımıza dört elle sarılmalıyız. Siyasi açıdan eşitsek bu haklarımız inkâr edilemez.
Teati edilen belgelerde şu da varmış: Kurucu devletler kendilerine ait yetkileri egemence kullanırlar. Bu da Annan Planından alınan büyük bir aldatmacıdır. Egemen olmayan taraflar yetkilerini egemence kullanacaklarmış. Bu çocuk aldatmacasıdır. De Soto’nun övündüğü kelime oyunu ustalığının bir örneğidir. Ya ayrı egemenliğimiz vardır, ya da yoktur. Daha doğrusu var olan ve 26 yıldır tepe tepe kullandığımız egemenliğimizden vazgeçip, 1960 misali, müşterek egemenliğe döndüğümüzü saklamak için çıkış yolu arayıp  “egemence kullanıma” sarılmış oluyoruz.
Annan belgesinde hayati konularda müphemiyet hakimdi. De Soto’ya bundan şikâyet ettiğimde bana “Başka çıkış yolu bulamadık; siz KKTC vardır ve devam ediyor diyebileceksiniz, Rumlar da hayır, Kıbrıs Cumhuriyeti vardır ve devam ediyor diyebilecekler, gerçekte ne o vardır ne de diğeri” gibi bir cevap vermişti. Yani uzlaşma adı altında tarafların esas kavga edecekleri hayati bir konu müphemiyet içinde geleceğe havale ediliyordu. Bunun adına da uzlaşma denilecekti. Aynı oyunlarla bizi bir yerlere götürmeye çalışıyorlar. İyi, niyetimize kurban olmayalım. Kendimizi avutmak için neden arayanlar bu belgelerde çok örnekler bulabilecekler. Meselâ,  “Kurucu Devletlerin kendi yetki alanlarında yabancı devletlerle anlaşma yapma hakkı var”. Çok önemli diyecekler. Her devlet arzu ettiği takdirde benzeri hakları belediyelere de verebilir. Bunlar egemenlikten kaynaklanan haklar değildir. “Federal Hükümet böyle bir anlaşmayı durdurabilir vesaire”.
İşin kısası KKTC var mı, yok mu? Cevap Yoktur. Halkımız iki egemen halktan biri mi, değil mi? Cevap değildir, tek halkın içinde bazı haklarla donanmış bir toplumuz ve bu hakların ne kadarı kalıcıdır Allah’a, AB normlarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ve Rumların iyi niyetine bağlıdır. Kendimize gelelim.
Bizden söylemesi: 1960 Antlaşmasındaki gibi iç içe bir işbirliğine gidiliyor. Rum tarafı şimdiden olmaz öyle şey demeğe başladı. Tehdit ile, yalvarma ile, baskı ile Rum liderliği böyle bir şeye evet derse, Makarios’un 1963’de dediği gibi esas milli hedeflerine sıçrama tahtası olarak evet diyeceklerdir. Bize geçmişi yeniden yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu halk Rumların iyi niyetini deneyecekleri bir deney tahtası değildir. 1960-74 yıllarının deneyinden ders almadık mı? Yazıktır insanlarımıza. Görüşmelerin hedefi Garantilerden, “yerleşiklerden” kurtulmak; AB üyeliğini bizim de imzamız ile tamamlamak ve böylelikle, Gizikis’in dediği gibi Enosis’in dolaylı şekilde tahakkukunu tamamlamaktır. Bunu tahmin etmeğe gerek yoktur. Rum liderlerin beyanatları açıktır. Türkiye’nin AB korkusu ile dize gelmesini bekliyorlar. Biz burada haklarımıza sahip çıkmazsak Türkiye’nin pazarlık kozunu da zayıflatmış olacağız. Buna hakkımız yoktur. Her konuda Türkiye’ye danışarak adım atıyoruz düşüncesi de ileride ortaya çıkacak çöküşün mazereti olamaz.

Yazarın Diğer Yazıları