Kendi kendini inkâr ve kimlik

A+A-
Özcan YENİÇERİ

Ortak bir kimliğe ve kültüre ait olanlar bu ortaklığı reddettiklerinde farkında olarak ya da olmayarak kendi kendilerini de reddetmiş olurlar. Daha doğrusu tarihini ya da geçmişini yok sayanlar, gerçekte genetik hafızasını yok etmiş olurlar. Çünkü toplumların tarihi, kimliklerini belirlemede tabiatlarından daha önemlidir. Tarihsizlik ve geleneksizlik ise bir çeşit yabancılaşmadır. Yabancılaşma insanların ya da toplumların kendi geçmişi, gelenekleri ya da tarihi aleyhine gelenek ve alışkanlık edinmesinin sonucu olup özünden uzaklaşmayı anlatır. Günlük hayatta karşılaşılan “kendini bil”, “kendini tanı”, “kendin ol”, “olduğun gibi görün; göründüğün gibi ol”, “titre ve kendine gel!” emirleri yabancılaşmaya karşı geliştirilmiş reflekslerdir.
’Aslını inkâr etmek’ kadar geçmişini ve gerçeğini bilmemek ya da reddetmek de tehlikelidir. İnsanlar da milletler gibi dün, bugün ve yarının muhassalasıdır. Yalnız düne ya da yalnız bugüne odaklı toplumlar müktesebatlarının önemli bir kısmını dışarıda bırakmış olurlar. Birbirini bütünleyen zaman zincirindeki kopukluk, birikim ve deneyimlerin heba edilmesine neden olur. Zaman sürecindeki bir halkanın kopması toplumları aidiyetlerinden ve kazanımlarından da bir ölçüde koparır. Bu yüzden milletlerin hayatında süreklilik arz eden zaman dilimlerinden bir kısmını dışarıda bırakmak, tarihi müktesebatı ihmal etmek anlamına gelir. Parçalanan ya da ihmal edilen tarih, özünde parçalanan mana ve kimliktir. Bu anlamda toplumların tarihinde yalnız fasılalar vardır, sonlar yoktur. İddiası ne olursa olsun her devrim, inkılâp ya da ilerilik kendisinden önceki bir gelenek üzerinden yükselir. Tarihte yeni olduğunu savunanlar farkında olarak ya da olmayarak yendiklerinin ya da reddettiklerinin enkazı üzerinde yükselmişlerdir. Geçmişin üzerine bina edilmek, tarihi yürüyüşün ön şartıdır. Hiçbir ideoloji, inanç, rejim ya da sistemin geçmişten tümüyle bağımsız bir biçimde ortaya çıkması söz konusu değildir. İnsanların ya da toplumların reddi miras yapma özgürlükleri yoktur. Zira insanlar reddetmiş olmakla “büyük babalarını” değiştirmiş olmazlar. Ancak kendi kendilerine doğruyu söylememiş olurlar. Bu nedenle dünü yönetmeye ve inşa etmeye kalkmak boşuna gayret olur. Bu durum tarihin yürüyüşünü durdurmaz.
Diğer yandan aidiyet, bağlılık ve birlikte olmak (sosyal) insan ruhunun derinliklerinde var olan doğal bir güdüdür. Varlıkla mezcedilmiş olan bu güdüyü sürekli baskı altında tutmak ya da yok saymak mümkün değildir. Aidiyet, ancak daha yüksek seviyedeki bir başka aidiyetle dengelenebilir. İnsanların bağlılık ve mensubiyet duygularının tarih karşısında dile getiriliş biçimleri farklı olmakla birlikte süreklilikleri esastır. Bir yerde insan varsa orada birden fazla aidiyet de vardır. İnsanlar, benliklerini ait oldukları toplum içinde eritmeye içgüdüsel olarak arzuludurlar. Bu arzu milliyet şuurunu doğurur. Milletler bu yönü itibarıyla kolektif bireylerdir.
İnsanlar gitmek zorunda kaldığında her zaman ve her şart altında kendilerini kabul edebilecek bir yerlere ihtiyaç duyarlar. İnsanın evi, hak etmek için uğraşı vermesine gerek olmayan bir yerdir. Vatanı da öyledir.
Nereye ait olduğunu bilmeden yaşayan bir sürgünün intihar mektubu aidiyetin insanın var oluşundaki yerine vurgu yapması bakımından önemlidir. İbret verici olan bu mektubun son satırları şöyledir: “Sanki taşlaştım. Bir yere ait olamıyorum, iletişim kuramıyorum ve en sevdiğim insanlara verdiğim acıya ve kedere artık dayanamıyorum. Artık bu şekilde devam edemeyeceğim” . Bir yere ait olma özgürlüğü olmayanlar ya köleler ya da ölülerdir.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları