Kendimizi bilelim

A+A-
Rauf DENKTAŞ

Kıbrıs Antlaşmalarına imza koymuş iki eşit halktan biriyiz. İngiliz zamanından kalma “Türk ve Rum (Elen) toplumları” sözcükleri kullanılsa da 1960 Antlaşmalarına ve bu Antlaşmalara dayalı Güvenlik Konseyi kararlarına göre “iki eşit tarafız, azınlık-çoğunluk değiliz; ortaklık devletinde iki, eşit haklara sahip ortaktan biriyiz”. Koloni hükümeti yeni doğacak olan Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenliğini iki tarafa vermesi suretiyle bu Cumhuriyet meydana gelmiştir. 1960 Antlaşmalarına her iki toplumun liderleri imzalarını koymak suretiyle, temsil ettikleri halkları adına bu halkların kendi kaderlerini tayin hakkını kullanmaktaydılar. Enosis ve Taksim peşinde koşan bu halk, self-determinasyon haklarını ayrı ayrı kullanarak bu hedeflerden vazgeçtiklerini beyan ediyorlardı.
Bugüne kadar, yıllardır devam etmiş olan görüşmelerde taraflardan biri diğerine “senin kendi kaderini tayin hakkın yoktur; bu nedenle yapılacak anlaşmayı ayrı ayrı referanduma sunmak gereği de yoktur, hatta senin imzan da gerekli değildir” dememiştir, diyemezdi de! Rum tarafının kalleşlik yaparak 1960 Antlaşmalarından kurtularak adayı Yunan toprağı yapmak girişimi başarısız olmuş, iki ortak 47 yıldır ayrı düşmüştür. Rum (Yunan Kıbrıslı) tarafın Türk Kıbrıslılardan kurtulma savaşının sonucunda (Rum tarafının Kıbrıs’a sahip çıkmanın ötesinde bir niyeti olmadığı anlaşılınca), Türk tarafı hür self-determinasyon hakkını kullanarak kendi devletini oy birliği ile ilân etmiştir. Devleti ilân bildirgesinde de halkımızın kendi kaderini tayin hakkı açıkça vurgulanmıştır. Yani, kısacası Kıbrıs Türk Halkı, kendi kaderini tayin etme hakkı olan hür bir halktır ve bağımsız bir devletin vatandaşıdır. Rumlarla yapılacak yeni bir anlaşmaya koyacağı imza da kendi kaderini tayin hakkı olan Kıbrıs Türk Halkı adına konmuş olacaktır.
Bir gerçeği açıklamak için bu kadar söze ne gerek vardır demeyiniz çünkü gerek vardır. Nedenine gelince: Yine Rum basınında görüyoruz. Meğer, görüşmelerde Türk tarafı “federasyonun oluşturucu birimlerinin ayrılmasının veya herhangi bir ülkeyle birleşmelerinin mümkün olmadığı konusunda anlaşmışlar. Enosisi, taksimi önlemek için böyle bir mutabakat her ne kadar gerekliyse de, “birimlerin ayrılmasının” yasaklanması düşünülmemelidir. Niye? Çünkü  gördük ki Rum ortak, mutabakatına rağmen, Enosis için elinden geleni ardına koymamış, her hıyaneti yapmıştır. Eğer Türk tarafının, bir haksızlık veya böyle bir hıyanet karşısında ayrılma hakkını kullanabileceğini bilse ve gerçekten ortaklıktan yana olsa, Türk tarafının ayrılma yoluna çıkmasını gerektirecek hoyratlıklarda bulunmazdı. Bu nedenle bu insanlarla yeni bir ortaklığa gidilecekse (açıkça istemiyorlar), bu kez sağlam tahtaya basmalı ve birleşme hakkımız olduğu gibi ayrılma hakkımızın da varlığı konusunda taviz verilmemelidir. Varılacak herhangi bir uzlaşmanın temeli iki halkın kendi kaderini tayin hakkına ve ayrı egemenliğine dayanmalıdır. Gördüğümüz ve yaşadığımız gibi, bu hak verilse de verilmese de, taraflardan biri, kendisini güçlü hissedince diğerini sokağa atabiliyor ve son darbeyi vuruncaya kadar karşısındakine yıllarca kan kusturabiliyor. O halde, yeni bir ortaklıkta Rum tarafı yeniden bize 1960-63 arasında yaptıklarını yapmaya başlarsa, bizim kendilerine “böyle devam edersen ayrılırız; yola gel, insan ol” diyebilmemiz, anlaşmanın uzun ömürlü olmasını  ve hatta kalıcılığını sağlayabilir. Zaten, kalıcı bir anlaşmanın olabilmesi iki devlet arasında yapılacak bir anlaşmaya dayalı olacağına göre, devletlerin kendi varlıklarını inkâr eden bir anlaşma yapıp, “ben asla ayrılmayacağım” demeleri beklenemez. Çek-Slovak örnek olmalıdır. Katolik nikâhı akıl işi değildir.

Yazarın Diğer Yazıları