Kerkük’lü Bayraktar

Cazim GÜRBÜZ

1963-64 yıllarında Bağdat Radyosu’nu dinlerdim her gün. “Burası Beğdaaat, Erag Cumhuriyeti Radyosu Türkmanca gısmi”  diye başlardı yayını. Abdulvahit Kuzecioğlu’nun, Abdurrahman Kızılay’ın, Kerkük Kızı’nın türkü ve hoyratlarını ilk bu radyodan duymuştum. 1969 yılında Irak Türkmen Kardaşlık Kulübü’nün yayımladığı Kardaşlık Dergisi’ne, Irak’a mektup yazarak abone olmuştum. Bu dergi yıllarca düzenli olarak adresime postalanmıştı. O yıllarda Atatürk Üniversitesi’nde okumakta olan Kerküklü arkadaşımız Mehmet Denden, Ülkü Ocakları’nın düzenlediği gecelerde ne güzel söylerdi o türküyü: “Oğlan dene dene, kız dene/Kız gelmiri imane/Heç üreğin yanmırı/Menim kimin civane.” 
Arif Nihat Asya’nın dizeleri de düşerdi o yıllarda dilimize:
“Perdeleri örtük/Lambaları sönük/ Sırtında yıllar yük/Hatıraları kırık dökük/Bir yer olacak orada/Adı Kerkük!”
1971 yılında, Türkeş’in damadı rahmetli Turgut Günay’ın (Yetik Ozan) “Baht Otağı”  adlı şiiriyle selam yollardık yaralı Kerkük’e:
“Balam Kerkük yeller düşmüş bağrına/Boz baharda tozar tozar gidersin/Yel neme ne, eller düşmüş bağrına/Lokmalanır azar azar gidersin.
Bele kalma
Bele kal ele kalma
Özüm özüne kurban
Menim ol, ele kalma.
Sonraları, Saddam döneminin Irak Türkmen Kültür Dairesi Başkanı şair Abdullatif Benderoğlu ile dost olmuştuk. Arap harfleriyle basılan “Yurt” adlı gazeteyi yolluyordu düzenli olarak, o gazetedeki güzelim hoyratları okumak için eski yazıyı sökmüştüm (Azerbaycan Edebiyatını izlemek için Kiril Alfabesi öğrendiğim gibi).
Bunları niye anlatıyorum?.. O yıllarda Türk Dünyasıyla daha çok ilgiliydik daha candan ilgiliydik. Edebî ilişkilerse doruktaydı onca engelleme ve çetinliklere karşın. Bu son on yılda edebi ilişkiler dibe vurdu neredeyse. Bu beni çok yaralıyor. Türk Dünyasından bu ilişkileri canlandıracak adım ve atılımlar görünce de yaralarım ” ey “ oluyor. İşte bu yaralarımı ” ey edecek “ kitaplardan biri’85 Kerküklü Necmettin Bayraktar yazmış, Kora Yayınları da yayımlamış. 150 sayfalık bir roman. Bayraktar, Kerkük doğumlu bir yazar, malum sebeplerden dolayı terk etmiş yurdunu, Danimarka’da yaşıyor şimdilerde. Daha önce ” Taşköprü “ diye bir romanı daha çıkmıştı, ben o romanı da tanıtmıştım bu köşede. Kerkük’teki Taşköprü’yü anlatıyordu.
Bayraktar’ın yeni romanının adı: “Zamanın Tanığı”. Hangi zamanın? Tabii ki geçmiş zamanın. Saddamlı zamanların, Irak-İran savaşının olduğu yılların tanığı... O savaşta Türkmenler yine ezilmişler, yine üzülmüşler, cepheye giden de, gitmeyen de. Kitapta Türkmen töre ve gelenekleri de, kurgu bozulmadan, yeri geldikçe, geniş bir biçimde yansıtılıyor. Roman Türkiye sınırında bitiyor, hem ayrılış, hem kurtuluş. Anlatım tekdüze değil ve akıcı. İşte böyle:
“Koşarak uzun yolları kat etmiştin, nefesin kesilmişti, ruhun bitkin, güvenini yitirmiş, anılar kutusuna dönmüştün. Hikâyeyi anlatırken hep, dönüp dolaşıp başladığın yere geliyorsun. Baştan sona mı gelinir? İleriye adım attığında neden geride güzel şeyler bırakıyorsun? Kalıcı dert gibi... Öbür dünyaya göç ettiler sevdiğin insan yüzleri. Babanın ve kocanın yüzleri gibi.. Her düşün, her kâbusun içinde yaşanan hikâyeler var. Tuttuğun yol gibi engebeli. (...) Göz kapaklarım açılmaya başlıyor aşama aşama. Önümdeki siyah perde aralanmaya yol tuttu. Sağa döndüm duvar aynasında kara gözler, sola döndüm çığlık atan dudaklar, gökten akan yıldızlar düşüyor üstüme tepetaklak.”

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş