“Klasik Türk Edebiyatı Araştırmacılarına Mektuplar”

A+A-
Ahmet SEVGİ

“Nasîhatü’l-Hükemâ” adlı eserin girişinde anlatıldığına göre, Klasik Türk Edebiyatında  “adalet”  sembolü olarak kullanılan Nûşirevan bir gün devrin hakîmlerini (bilge) toplayarak onlardan 23 kişi seçip her birinin hikmetli bir söz söylemesini ister. Ortaya çıkan 23 hikmetli sözü altınla yazdırarak bir sandığa koyan Nûşirevan herhangi bir problemle karşılaştığında bu sözleri gözden geçirir ve kararını ona göre verirmiş. Sibel Üst Hanım’ın editörlüğünde hazırlanan “Klasik Türk Edebiyatı Araştırmacılarına Mektuplar” (Kesit Yayınları, İst. 2012) adlı eserde 23 hocanın, yaşadıkları tecrübelerden hareketle 23 ayrı mektupta (eserin takdim yazısı dâhil) genç araştırmacılara sundukları bilgileri ve ettikleri nasihatleri görünce yukarıdaki hikâyeyi hatırladım.
Doğrusunu söylemek gerekirse bizde hatırat türünün gelişmemiş olması, gerek bilimde gerekse fikir ve sanatta büyük bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır. İlim adamlarımız yahut sanatkârlarımız bulundukları makamlara nasıl ulaşmışlardır? Karşılaştıkları sıkıntılar ve buldukları çözüm yolları nelerdir? Mahut zevat hatıralarını yazmadıkları için bunları pek bilmiyoruz. Dolayısıyla, bizde her âşık, dağı tırnaklarıyla delmeye kalkar. Oysa Ferhat daha önce o dağı delmişti. Heyhat ki genç âşığımızın bundan haberi yok.
Memnuniyetle belirtelim ki söz konusu eserde Klasik Türk Edebiyatı hocaları, gençlerin dağı tekrar delmeye kalkmamaları için tecrübelerini paylaşmışlar, karşılaşacakları engelleri önceden haber vererek ne yapmaları gerektiğini ayrıntılarıyla dile getirmişlerdir.
Söz gelimi  “Akademisyen olmayı çok istiyordum, vaktinde harekete geçemedim, ama hâlâ içimde bir ukde”  diyenler, Prof. Dr. Hüseyin Ayan Bey’in şu ifadelerinden elbette ders alacaklardır:
Üniversiteyi bitirdiğim zaman 36 yaşındaydım. (...) Doktoramı 1970 yılının 30 Mart günü başarıyla savundum. 43 yaşında “Edebiyat Doktoru” unvanını almak övünülecek bir olay değildir. Bunu biliyorum. Ama ben ve ailem, Edirne’ye(Karaağaç) indiğimiz zaman, cebimizde ekmek paramız yoktu. Bir zalim idare, “evlâd-ı fâtihân” ı kovuyordu. (s. 108)
Malum, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerinde öğrencileri en çok korkutan Osmanlı Türkçesi’dir. Bu dersle ilgili Prof. Dr. Ali İhsan Öbek’in anlattıkları (özetle) şöyle:
Eski Türk Edebiyatı’na olan ilgim, doğal olarak diğer derslerden daha fazla ve içten idi. Ancak önümde çok ciddî sayılabilecek devâsâ bir engel bulunuyordu: “Osmanlıca I.” 
Hiç abartmadan itiraf etmeliyim ki bu ders, ilk bir-bir buçuk maksimum iki ayımın kâbûsu olmuştu. (...) İçimden, Allahisen, yaav bu ne biçim ders diyordum ve kara kara düşünüyordum: Her harf bin bir kılığa giriyor; birleşmeyenler, birleşenler, isterse birleşenler, isterse birleşmeyenler... (...) En son çare olarak okulu bırakıp çekip gitmeyi düşünüyordum, ciddî ciddî. (...) Demek ki neymiş: Osmanlıca denen ders gerçekte zor değilmiş. En çok korktuğun dersi (Osmanlıca) -öğrenci olarak alırken de- hoca olarak verirken de en zevk aldığın bir ders haline getirebilirmişsin. (s. 40-42) Söz konusu eser incelendiğinde görüleceği üzere, Nûşirevan’ın başı sıkıştığı zaman müracaat ettiği 23 hikmetli söz misali, adı geçen 23 mektup da kanaatimizce Klasik Türk Edebiyatı araştırmacılarının ilânihaye yollarını aydınlatacak ve müşküllerini çözecektir. Emeği geçenleri tebrik ediyorum. Allah sa’ylerini meşkûr eylesin...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları