KOKUŞTUK EY HALKIM!

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Hürriyet’ten ayrılan Bekir Coşkun sert çıktı: Türkiye’nin başına örülen çorapları toplumdan gizleyen, makinalarını büyütürken itibarını sıfırlayan medya günahlarının vebalini ödüyor

Hürriyet gazetesinde on altı yıldır yazdığı köşesine veda eden Bekir Coşkun, Akşam gazetesinden Deniz Güçer’e konuştu. Türk medyasının, kişilerin kendilerini büyütme hırsının kurbanı olduğu söyleyen Coşkun, gerçeklerin üzerini örten gazetecilerin topluma ihanet etmenin bedelini ödediğini kaydetti.
Tasfiye listesi
Doğan Grubu’na kesilen rekor vergi cezasıyla eş zamanlı olarak gündeme gelen “ayrılık”ın perde arkasıyla ilgili soruları yanıtlayan Coşkun “Gönderilmedim” dese de, takiben yaptığı “Kovulacağım zamanı hissedip kendim giderim” vurgusu, istifasının “olgunlaşan şartlar”a bağlı olduğunu düşünenleri haklı çıkarır gibiydi.
Sık sık iktidarın “silindir gibi herkesi ezen ve sadece kendinden olana yaşama hakkı tanıyan yeni bir sistem” oluşturduğunu tekrarlayan Coşkun, “Baskı mı yapıldı?” sorusuna da “Hayır ama baskıyı hissediyordum. Muhalif yazılarımın bedelini biri ödeyecekti. Ben, patron... Ama en ağır bedeli okuyucu ödeyecek” cevabını verdi.
Röportajın en dikkat çeken bölümü, iktidar tarafından Aydın Doğan’a gönderildiği iddia edilen “tasfiye edilecek gazeteciler” listesiyle ilgiliydi.
Son dönemde yandaş medyanın sütunlarında da sık sık “gidecekler” ve “kalacaklar” isim vermeden ama karakteristik özellikleri ortaya konarak listeleniyordu.
Böyle bir listenin varlığını konunun direkt muhataplarından Coşkun da doğruladı ve şu bilgileri verdi: “Tasfiye listesi geçtiğimiz günlerde yapıldı ve iktidar tarafından Aydın Doğan’a gönderildi. ‘Bunlar bizi haksız yere eleştiriyorlar’ diye. Bir siyasi iktidar patrona niye liste gönderir? Bu bilgi kesinlikle doğru. Baştan ‘Böyle bir rezillik olamaz’ dedim ama birinci ağızdan doğrulattım. Liste bütün Doğan grubunu kapsıyor. Muhalif yazarların listesi yapılmış. İşte biri yüzde 85 eleştiriyor, diğeri yüzde 60 gibi... Şuna eminim Tayyip Erdoğan’ın, siyasi iktidarın bilgisi dışında liste gitmez.”
Coşkun’un, tasfiye listesinin “bir numarası” olduğunu söylediği ancak isim vermek yerine “Türkiye’nin en namuslu, en düzgün yazarlarından biri. Tahmin ediyorum ki, başını sokacak bir evi vardır” demekle yetindiği meslektaşının kimliği de önümüzdeki günlerde epey tartışılacak gibi gözüküyor. Doğan Grubu’ndan uzaklaştırılmalarını talep ettiği isimler arasında Milliyet’ten Melih Aşık, Hürriyet’ten Yılmaz Özdil ve Yalçın Bayer ile Vatan’dan Mustafa Mutlu gibi sert muhalefet yapan, okuyucu sayısı gibi kamuoyu üzerindeki etkisi de yüksek olan yazarların adının geçtiğini dün de belirtmiştik.
Kötülük gelir ısırır
Türk medyasının içinden geçtiği süreci de analiz eden Bekir Coşkun’a göre sektör bugüne kadar yaptığı yanlışların bedelini, hatta topluma karşı işlediği günahların vebalini ödüyor. İşte Coşkun’un ağzından Türk medyasının itibarsızlaşma hikayesi:
“Kim ne derse desin Türkiye’de artık medya vardır. Sakattır, kokuşmuştur, itibarı yoktur ama medyadır. Asıl soru şu: Makineler büyüdü de saygınlık niye büyümedi. Daha beter oldu, eridi. Güvenilirlikle ilgili kamuoyu yoklamalarında Türk medyası diptedir. Bu kadar paramız pulumuz varken itibar kazanamadığımız için biz kötü gazetecileriz. AKP döneminde toplumumuza ihanet ettiğimizi de kanıtladık. Günahkar bir mesleğin mensuplarıyız. Bugün bu vebali ödüyoruz. Bir gün bir patron elinde kelepçe götürülüyor. Bir gün bir yazar haksız yere içeride. Biz yıllardır Türkiye’nin başına çorap örüldüğünü toplumdan gizledik. Evlere nohutlar, mercimekler gitti, yoksullar onlara oy verdi ve medya bunu sorun yapmadı. Kara başlıklarla çıkmadı. Kötülük asla zincire vurulmaz gelip ısırır insanı. Bir şekilde üzerine sıçrar. Medyada olan da budur. 
Gazetecilik bitmiştir
Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan’ın dizi yazıya dönüştürdükleri Umre ziyareti için her ne kadar “gazetecilik” dese de eklemeden edememiş Coşkun:
“Gazeteciler toplumdan koptu. Arabalarının camları  füme, Boğaz’da oturuyorlar. Ben öyle değilim. Büfecimle sohbet eder, balıkçı kahvesine giderim. Onlarla konuşunca utanıyor insan. Sonra kalkıp oyun oynayalım falan. Günahtır!  Biz yıllardır inancın yüce bir duygu olduğunu, siyasette, ticarette, reklamda kullanılmaması gerektiğini savunuyoruz. İbadetin insanlarla Allah’ın arasında yaşanmasının daha zarif olduğunu savunuyoruz.
Umreye gitmek yerine ibadet gibi gazetecilik yapmalı. Bunu kaybeden gazeteci bitmiştir.”


++++++

O bunu hep yapıyor!..
Sabah’tan “Emekli oluyorum, ara veriyorum, köşeme çekiliyorum” diye ayrılan Umur Talu’nun Habertürk’e transfer olması Oray Eğin’i hayal kırıklığına uğratmış. Çünkü Eğin, Talu’nun samimiyetine inanmış. Onu bir gazete yönetisi olarak da, yazarlığında da hep takdir etmiş. Ve en büyük özelliğinin dürüstlüğü olduğunu düşünmüş. Öyle zannediyorum ki Eğin ile aynı hisleri paylaşan okuyucu sayısı da az değildir. Ve onlar da aynı soruyu soruyorlardır: “Bunca senedir dürüstlüğü ve açık sözlülüğüyle bildiğimiz Umur Talu neden bu geçişi böyle oyuncaklı hale getirdi? Neden açık açık söylemedi Sabah’tan ayrılıp başka bir gazetede yazacağını? Ayıp mı, günah mı?”
Talu bu soruya cevap verir mi bilmem. Ancak medyada sıçrama tahtası olarak kullandığı dönemlere şahit olan meslektaşlarının Talu’nun “ayrılıyorum” deyip fiyat yükseltmelerini, çıtır çıtır yenecek tatil paralarını tazmin etmelerini, kısaca “O bunu hep yapıyor” aşinalığıyla karşıladıkları sır değil.
Bu transferin öyküsünü asıl Fatih Altaylı’dan dinlemek isterim. Kendisinin Hürriyet’te, Talu’nun da Star’da olduğu dönemde,“Milliyet’te çalıştığı dönem içinde Aydın Doğan’ın Talu’ya Levent’te 3 katlı, milyon dolarlık bir köşk adlığını, her yıl 1 ay süren masraflı Paris gezilerini Milliyet’in finanse ettiğini, Hasan Cemal’in maaşını kıskandığı için küsüp gazeteye gelmediğini, kulis yapıp huzursuzluk çıkardığını, Doğan’ın aldığı villada oturup en yüksek maaşı ben almalıyım şımarıklığına girip medya etikçisi maskesi taktığını” iddia etmişti...
Aynı günlerde Talu’nun “en dipten yazan yırtıcı bir balık” olarak tanımladığı Altaylı’ya sorduğu bir soru vardı:
“Bu aşağılık kişiliğime, bu arsız huyuma rağmen, ben neden bir türlü satın alınamamışım?”
Talu’nun karlı transfer hikayeleri bir tür “satış” anlaşması olarak nitelendirilebilir mi, onu okuyucunun takdirine bırakıyorum. Ama Talu’nun sorusunu, Altaylı için güncellemeden de edemiyorum:
“Bu kadar aşağılık bir kişiliğe, arsız huylarına rağmen Talu’yu nasıl veya neden transfer etme gereği duydunuz?”


++++++


İstanbulsun büyük düşün!
Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.
Akılda tutması zor bir cümle.

İnsan hafızası özürlüdür çünkü.

Bakın “görülmemiş afet” diyorlar.
Görüldü halbuki.
Hem de “görülmemiş” diyen basınımızın burnunun dibinde...
Basın Ekspres Yolu’nda görüldü.

Aynı yer, aynı dere.
1995’ti sene.

Kimdi belediye başkanı?
Şimdiki Başbakan.
Kimdi İSKİ müdürü?
Şimdiki Çevre Bakanı.
Asfaltta kayıkla geziyoruz...
Kimdi kayık müdürü o günkü?
Ulaştırma Bakanı bugünkü.

15 senedir İstanbul’u...
7 senedir ülkeyi yönetiyorlar.
Depremde, evden çık!
Karda, evden çıkma!
Yağmurda, üst kata çık!
Gözleri var görmezler, diyor ya...
Görülemiyor hâlâ.

8 artı 2 şehide gelince...
O görülmemiş değil.
Sıradan.
O nedenle birinci sayfalarda pek “görülmez” basınımız tarafından.
*  Yılmaz Özdil / Hürriyet


++++++


Bir savcı, bir hakim bir de Olivetti daktilo
“Suyun affetmediği bu hatalar manzumesine hangi aciz mühendislerimiz imza attı...
Siyasetçi korkusuna, koltuk korkusuna!..”
Bunun çözümü vardır; bir savcı, bir hakim, ‘h’ harfi kırık bir Olivetti daktilo...
Bir de ‘katibi adil’...
Bu bilirkişi selin olduğu yerde tespit yapacak...
Ve suyun feyazanını düşünmeden köprü yapan, menfez yapan, kanal yapan, suyun yolundan çalan imarcıyı, yolun gabarisinden yolsuzluk yapan belediyeciyi, şehri asri katlı mezarlığa dönüştüren rantiyecileri olay mahallinde yargılamak nasıl olur acaba?
Bu mühendisler mesleki ehliyetten men edilirse Türkiye çok şey kazanır ama siyasi irade buna izin verir mi?
Bu durumda en büyük suçlu kimdir öğrendiniz mi?
* Yalçın Bayer / Hürriyet


++++++

İrade kotası
4 muhalif televizyon kanalının sahipleri Ergenekon bahanesiyle hapse atılmışken... Diğerleri Maliye kuşatmasına alınmışken... Olup bitenlere ne kadar şaşırılabilir?
Yalan haberciliğe dayalı bir iktidar icraatı her türlü kötülüğü yapabilir bir ülkeye... Hainliğin karşısına dikilecek halk iradesi ortadan kalkar çünkü... Ülkenin bölünmesi, Afganistan’da, Irak’ta maceralara sürüklenmesi, Kıbrıs’ta, Ermenistan’da taviz verilmesi kolaylaşır. İktidar, yandaş medya desteğiyle, bu niyetlerini rahatça gerçekleştirebilir. İstenen de budur.      
* Melih Aşık / Milliyet


++++++

Hastanenin suçlusu da doğa ve vatandaş mı?
İki gündür esiri olduğumuz sel felaketi, kamu binalarının feci durumunu bir kez daha gözler önüne serdi. En büyük hasar bu binalarda meydana geldi.
Örneğin; “Balkanlar’ın en büyük ve en çağdaş ikinci hastanesi” parlatmasıyla hizmete giren ve trilyonlarca lira harcanarak yapılan Silivri Devlet Hastanesi çöplüğe dönüştü.
Yaşanan doğal afette hizmet vermesi gereken hastanenin kendisi “acillik” oldu!
Alt katlardan vazgeçtik, en üst katta bulunan ameliyathaneler bile kevgire dönen çatı yüzünden kullanılamaz hale geldi.
Hani İstanbul’u yönetenler, “Suç vatandaşta ve doğada” diyorlar ya...
Bu hastaneyi de “doğa ve vatandaşlar”mı yaptı acaba?
* Mustafa Mutlu / Vatan


++++++

MİNİ YORUM
Ulusun genleriyle oynandı

Mesaj Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Orhan Yavuz’dan. “Ulusun genleriyle oynandı” diyor özetle. “Gırtlağına kadar iktidara, devlet kaynaklarına bağımlı hale getirilmiş bir halkın ses çıkarmasını beklemenin gerçekçi olmadığı”yla yüzleşiyoruz bir kere daha. Yine de umutlu.
Dün Arslan Bulut’un da vurguladığı “toplumsal bilinç”e, bir şans daha verecek kadar güveniyor. Ve bu güvenle hodri meydan diyor: Madem bu sözde açılıma o kadar destek var; neden referandum yapmaya cesaret edemiyorlar?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş