Köylü gözüyle Ergenekon davası...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Yaz tatili dolayısıyla bir müddet başımızı kitaplardan kaldırıp halkın arasına girdik. Bağda, bahçede, kahvehanede onlarla oturup sohbet etme, hal-hatır sorma imkânımız oldu. Belki sizler de fark etmişsinizdir, halkımız okumuş yazmış insanlarla karşılaştıklarında siyasî mevzular üzerinde konuşmayı çok seviyor. Bir yolunu bulup konuyu hemen siyasete getiriyorlar. Geçen gün yine böyle bir sohbet esnasında söz döndü dolaştı Ergenekon davasına geldi. İleri geri konuşulurken yaşlı bir amcanın şu sözü dikkatimi çekti:  “Eskiden bize mahkemeyi anlatırlarken şöyle bir örnek verirlerdi: Adamın biri gitmiş hâkime, ben falan adamı vuracağım demiş. Hâkim de vur da görelim demiş...”
Bu sözden benim gibi ilk anda siz de bir şey anlamamış olabilirsiniz. Amca demek istiyor ki insan suç işledikten sonra hâkimin huzuruna çıkar.  “Belki suç işlemiş olabilir” diye kimseyi içeri atamazsınız.
Gerçekten de itirafçıların söylediklerine yahut imzasız ihbar mektuplarına dayanarak gece yarısı operasyonlarıyla tutuklanan ve tutukluluk sürelerinin adeta cezaya dönüştüğü Ergenekon davası, aklıselim sahiplerinin vicdanlarında soru işaretlerine yol açmıştır. Kanaatimizce, bu davalar öyle veya böyle bir gün neticelenirse, halkın yarısı kabullenirken diğer yarısı da verilen kararın hukukî olmaktan ziyade siyasî olduğunu ileri sürecektir ki bu, Türk mahkemelerinin güvenilirliğine gölge düşürecektir.
Ergenekon davasında beni en çok rahatsız eden, kimi yandaş kalemlerin, suçlu veya suçsuz -masumiyet karinesine göre elbette suçsuz- bazı kişilerin tutuklanmalarına sevinmeleri hatta zil takıp oynamaları olmuştur. Bizim kültürümüzde düşene vurulmaz. Başkalarının felaketine sevinenlere ben şahsen insan demeyi zait bulurum.
Bu noktada bir anekdot nakletmek isterim: Doğu edebiyatında adalet sembolü bir hükümdar olan ve Hz. Peygamberimizin “Ben âdil hükümdar zamanında dünyaya geldim” diye methettiği Nûşırevan, bir gün bilge insanları toplar ve içlerinden yirmi üçünü seçerek her birinden hikmetli bir söz söylemesini ister. Ortaya çıkan yirmi üç sözü altınla yazdırarak bir altın sandığa koyar. Her hangi bir müşkülle karşılaştığında gerekli kararı bu sözleri gözden geçirmeden vermezmiş. İşte o sözlerden biri de şudur: “İncitmemeyi sanat edininiz. Başkalarının felaketine sevinmeyiniz...”
Ağızlarını açtıklarında mangalda kül bırakmayan bu malum zevatın vatanla, milletle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Onlara paradan haber verin. Bütün dertleri para, para, para!.. İnsanlar haksızlığa uğruyormuş, vatan bölünüyormuş umurlarında değil... Yarın devran değişir, güç başkalarının eline geçerse, bugün söylediklerinin tam tersini söyleyeceklerinden şüpheniz olmasın.
Sözün özü; köylü amcanın dediği gibi suçu sabit olmamış kişileri hapishanelerde çürütmek, adalet adına utanılacak bir durumdur. Hele hele bir de suçu kesinleşmemiş kişilere suçlu muamelesi yapmak ve onların başına gelen felaketlere sevinmek insanlıkla bağdaşmaz. Felek bu, bugün onların başına gelenler yarın sizin yahut bizim başımıza da gelebilir. İnsan ne oldum delisi olmamalı...
Son söz Şirazlı Sâdî’nin:
Benî âdem a’zâ-yı yekdîgerend//Ki der âferîneş zi-yek gevherend.//Çü uzvî be-derd âvered rûzgâr//Dîger uzvhâ râ nemâned karâr//Tu k’ez mihnet-i dîgerân bî-gamî//Neşâyed ki nâmet nihend âdemî. (İnsanoğlu bir vücudun âzâları gibidir. Çünkü aynı cevherden yaratılmışlardır. Vücudun bir yerinde bir dert, bir ağrı hâsıl olursa diğer âzânın kararı kalmaz. Onlar da rahatsız olur. Sen ki başkalarının mihnetinden keder duymuyorsun, sana insan demek yakışmaz...)

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları