'Küçük Enver-Büyük Enver'

Altemur KILIÇ

Tarihe mal olmuş kişilerin evlatlarının -ahfadının- sırtlarında ağır bir yük vardır...
Babalarının yaptıklarından sorumlu olmasalar ya övünecekler ve onurunu taşıyacaklar, muhafaza edeceklerdir ve onlara yapılacak saldırılara karşı koyacaklardır. Bazıları psikolojik kompleksle veya bedel karşılığı dedelerinin hatırasına ve onuruna ihanet ederler. Bazıları da dedelerinin soy ve soplarını özenle gizlerler.

***

Rahmetli Enver Paşa’nın torunu Osman Mayatepek dedesinin hatırasını iftiharla taşıyan bir kişi. Dedesini yapılan haksız saldırılara karşı koruyor. Şimdi savaş rüzgarları esiyor. İktidarın Suriye ile savaşı adeta tahrik etmesi karşısında Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na katılması ile çağrışım yapıyorlar. CHP lideri Kılıçdaroğlu talihsiz bir benzetmeyle Dışişleri Bakanı’na “Küçük Enver”  dedi. Enver Paşa, Osmanlı Devletini 1914’te mağlup olduğu büyük savaşa, Alman merkez devletleri saflarında sokan İttihat ve Terakki Hükümetinin ve partisinin önde gelenlerinden Harbiye Nazırı ve Başkomutandı. Çanakkale zaferinde payı büyüktü. Orduda reformlar yapmış bu  kapsamda askeri havacılığı kurmuştu. Belki biraz atılgan, gözü pekti ama rakibi Atatürk’ün dediği gibi “yiğit” bir askerdi. Dünya Türklerini birleştirmek davası uğruna gittiği Orta Asya’da Tacikistan’da Rus Kızılordu mitralyözlerine karşı at üzerinde hücum ederek kahramanca şehit oldu. Cenazesi yıllar sonra 1996’da Süleyman Demirel tarafından yurda getirtildi. Enver Paşa şimdi şimdi İstanbul’da Hürriyeti Ebediye Tepesi’ndeki anıt mezarda ebedi istirahatgahında.
Yiğide vuralım ama hakkını da verelim. Enver Paşa 1914’te devleti tek başına macera olsun diye savaşa sokmamıştı. Bu olayın içyüzünü, Osmanlı Devletinin o savaşa nasıl, neden ve hangi şartlarda girdiğini yıllar önce 1957’de Amerika’da yayımlanan  “Türkiye ve Dünya” (*) adlı kitabımdan özetle anlatmaya çalışacağım...

***

1914-18 Büyük Savaş arifesinde, zamanın İttihat ve terakki liderleri üç şıktan birini seçmek durumundalardı. Bu hususta aralarında görüş ayrılıkları vardı. Bir grup Fransa ve İngiltere ile bağları kuvvetlendirmek ve cepheye katılmak, diğer bir grup ise Çarlık Rusya’sıyla uzlaşmak isterlerdi. Çoğu asker kökenli bir başka grup ise orduda ıslahat ve teçhizat konusunda işbirliği yaptıkları ve ö dönem Avrupa’nın en büyük askeri kuvveti sayılan Almanya’nın tarafını tutmaktan yanaydılar.
Rusya’nın Türkiye üzerindeki malum emelleri bilindiğinden uzlaşmak mümkün olamazdı ve o zamanki kamuoyu da müsait değildi. Batı, yani İngiltere ve Fransa’nın öteden beri Osmanlı İmparatorluğu ve Türkler hususunda hissiyatı ve tasavvurları belli idi. Açıkça, Türkleri geldikleri yere, Asya’ya sürmek ve Osmanlı İmparatorluğunu paylaşmak istiyorlardı.
İleriki yıllarda Osmanlı Devleti müttefikleriyle birlikte savaşta yenik düşünce, bu planın gerçekleşmesine ramak kalacaktı.
Fakat Batılıların bu bilinen tutumlarına rağmen Türkiye ve iktidar içinde Batı’ya katılmak yanlıları vardı.
İktidardaki İttihat ve Terakki Partisi’nin Merkez Teşkilâtı üyesi Cavid Bey ve Almanya ile ittifaka pek güvenmeyen Cemal Paşa, bir Türk-Fransız antlaşmasının akdi için sürekli çalışmıştır.
Bu sayede Fransız maliyecilerinden yardım göreceklerini ve aynı zamanda Rusya’ya karşı güvence alacaklarını sanıyorlardı. Batı kültüründen özellikle Fransa’dan ve ideallerinden etkilenmiş bazı aydınlar da bu tezi destekliyorlardı.
Halbuki sonra gizli belgeleri ortaya çıkacaktı; 1911’den önce, Batılı devletler; İngiltere, Fransa, İtalya ve Avusturya, Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmak için aralarında gizlice anlaşmışlardı. Daha da ötesi ve önemlisi bu gizli anlaşmalarda Rusya’ya aslan payı verilecek  ve Boğazlar, Rusya tarafından fiilen kontrol edilecekti.
Osmanlı hükümeti, bu konuda elinde belge olmasa da gizli pazarlıklardan haberdardı.

***

Yıllar sonra, hasbelkader Yassıada’da koğuş arkadaşım ve ranza komşum olacak Dışişleri tarihi uzmanı ve devlet adamı Yusuf Hikmet Bayır orada bana bunları anlatmıştı. Bayır “Yeni Türkiye Devletinin Harici Siyaseti” adlı eserinde de şunları  yazar: “Bunların hepsi, İmparatorluk dağılacak olursa azami birer parça kapmaya hazırlanmakla beraber ayrıca şu gayeleri gütmekte idiler: Rusya, kendisine serbest denizlere mahreç temin etmek için İstanbul’a, Boğazlara ve mümkün olursa İskenderun-Yumurtalık mıntıkasına kadar yayılmak ister; 1911 yılının Eylülünde İtalyanlar Trablusgarp’a hücum edince, İngiltere ile antlaşmayı en iyi hal çaresi sayan bir takım iyi niyetli Türkler, ilk hayal kırıklıklarına uğradılar. İttihat ve Terakki Fırkasında İngiliz taraftarlarından Cavid Bey, Winston Churchill’e bir İngiliz-Türk antlaşması teklif etti. Churchill, ve Hariciye Nazırı Sir Edward Grey bu teklifi savsakladılar.
Cavit Bey tam Büyük Savaş öncesi aynı maksatla Fransa’ya gidecek ve orada da adeta istiskal edilecekti. Bu durumda Devlet için tek şık kalmıştı; savaştan sonra Rusya tarafından paylaşılmaktansa Merkez Devletler Cephesi’ne katılmak. Başlangıçta Batı yanlısı olan Cemal Paşa ve Cavit Bey de dostluk teklifleri İngilizler ve Fransızlar tarafından geri çevrilince Almanya tarafına geçmişlerdi.
Fakat sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nu Büyük Savaş’ta Alman cephesinde katılmasını İngilizler sağladı. O sırada Amirallik Birinci Lordu Churchill sonraları kitabında itiraf edecekti. Çünkü bu gafta büyük payı vardı.
Türk halkı senelerdir büyük maddî fedakârlıkla, İngiltere’de iki dretnot  inşa edilmesi için para toplamaktaydı. Bu gemiler, harbin arifesinde Portsmouth doklarında bulunuyordu ve inşaatları bitmek üzere idi. Hatta Sultan Osman ve Reşadiye adları bile takılmıştı. Muhtemelen, bu iki harp gemisinin Ege Denizi’nde Türkiye’ye karşı Yunanistan deniz kuvvetinin gücünü azaltacağı düşüncesindeydi. 
İngiltere işte bu gemileri müsadere etti. Bir İngiliz tarihçisi şöyle yazar:
“Bu gemiler İttifak devletlerine karşı kullanılsaydı yapacakları maddî hasar, bu hareketle Türkiye’de İngiliz prestijine inen darbenin yanında hiç kalırdı.”
Almanlar bu fırsattan yararlanarak iki gemileri Goben ve Breslau zırhlılarını Boğazlardan geçirdiler. Adları Yavuz ve Midilli olarak değiştirilen iki gemi Osmanlı bandırasıyla Karadeniz’e çıkarak Rusya sahillerini topa tuttular. İşte Osmanlı devleti Büyük Savaşa bu oldu bittiyle, Churchill’in gafı yüzünden girmiştır. Yoksa Enver Paşa’nın maceraperestliği yüzünden değil! Tarihi iyi okumak lazım!

***

İkinci Dünya Savaşı esnasında Churchill, Rauf Bey’in -Hamidiye kahramanı Rauf Orbay- Londra Büyükelçisi olduğu sırada sefarethanemize davetli olarak gelir. Enver Paşa’nın oğlu Ali Enver yüzbaşı rütbesiyle Büyükelçilik Hava Ataşesi’dir. Rauf Bey onu takdim edince Churchill adeta yerinden sıçrar; “Burada da mı Enver” diye.
Tarihin tecellisi; o gün orada tarih buluşmuştu!..
(*) Türkiye ve Dünya kitabımın Türkçesi 2010 yılında Akasya Kitapevi tarafından yayınlandı.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş