Kur'an, silah ve yemin

Kuran, silah ve yemin
Kur'an, silah ve yemin

İki Mustafa’nın hayatını değiştiren an...

Türkiye’nin yakın tarihi konusundaki bilgilerimi tazelemek için bir yandan sahaflarda tozlu rafları karıştırırken diğer yandan da kütüphanemdeki bazı kitapları yeniden gözden geçiriyordum... Bu sırada benim ilgimi çeken iki olayı sizlerle paylaşmak istedim...
İşte birinci Mustafa’nın hikayesi...



SAF VE TEMİZ  DİNDAR!

İngilizler Hindistan’ın çeşitli yerlerinden her beş yılda birkaç Hintli çocuk ayırır, bunları hükümet adına eğitmek üzere İngiltere’ye gönderirlerdi.
Mustafa Sagir’i de henüz on yaşında iken seçip Londra’ya götürmüş, bir kasabada özel bir okulda okutmuşlardı.
Sagir, Edinburg’da bir yıl çalışarak Oxford sınavlarına hazırlanmış, Oxford’daki Lincoln Koleji’ne girmişti.
Burada dört yıl öğrenim gördükten sonra diplomasını alarak Hindistan’a dönmüştü.
İngilizler kendisine, “İngiltere’ye sadık kalacağına, kralın taç ve tahtı tehlikeyle karşılaştığı takdirde, bu konuda hayatını bile feda etmekten çekinmeyeceğine” Kuran-ı Kerim üzerine yemin ettirmişlerdi.
Mustafa Sagir ilk görev olarak 1910 yılında  Mısır’a gönderilir.
Orada Mısır milliyetçilerinin durumunu ve eylemlerini inceler.
Povta valisi, 1911’de Hintli bir anarşist tarafından atılan bomba ile öldürülür. Kaçmayı başaran terörist hakkında yapılan araştırma, onun Morlu Dehar adlı bir genç olduğunu ortaya çıkarır.
İngilizler, Almanya’da öğrenim gören Hintli gençlerden ürkmeye başlarlar. Mustafa Sagir bu kez bu öğrencilerin durumunu izlemek ve incelemek üzere Almanya’ya gönderilir.
Orada da kendisine öğrenime gelmiş bir öğrenci süsü vererek Haydelberg Üniversitesi’ne girer. Bütün Hintli gençlerin durumunu öğrenir ve felsefe doktoru unvanı alarak İngiltere’ye döner.
Mustafa Sagir, İngilizler için artık olgun ve mükemmel bir casustur.
Casuslarını 1913 yılında bir savaş gemisiyle üç ay süren dünya gezisine çıkarırlar.
Casuslukta ustalık ve başarı göstermiş olan Mustafa Sagir’i İngilizler bu kez görevlerin en önemlisine, Anadolu’da ulusal hareketi akamete uğratmak için çalışmaya ve elinden gelebilecek suikastları düzenlemeye ve yaptırmaya göndermişlerdi.
Mustafa Sagir, Hint Müslümanlarının temsilcisi olarak, onların verdiği bir buçuk milyon altınla güya Anadolu’da okullar yaptıracaktı. Milli ordunun eksiklerini tamamlamaya çalışacaktı. Kendisini saf ve temiz bir dindar olarak gösteren bu casus, alttan alta Gazi’nin hayatını da araştırmıştı. Suikast düzenleyecekti.
İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın ta gençliğinden beri öğrenimine özen gösterdiği ve özellikle Doğu için yetiştirdiği Mustafa Sagir’in ülkemize kastı ne idi?
Bu ihaneti neden ve nasıl yapacaktı?
Bir Müslüman olarak bu görevi neden kabul etmişti?
Bu soruları sorduğumuzda verdiği cevap şu olmuştu:
Bu memleketin evladı değilim, vatana ihanetle suçlanamam, Ben Türklerin nimeti ile büyümedim. Beni İngilizler yetiştirdi. Siz yetiştirmiş olsaydınız size da aynı hizmeti yapardım. 
Sözlerini şöyle sürdürmüştü:
 “Hayat tuhaf şey. İdam... Fakat korkmuyorum. İzzet-i nefis mahvolduktan sonra, hayatın değeri yoktur. İslam’da merhamet vardır. Siz merhamet ederseniz size daha çok İngiliz sırrı açıklayacağım ve yazacağım.”
Mustafa Sagir, 24 Mayıs 1921’de Karaoğlan Çarşısı’na getirilerek, büyük bir kalabalık önünde, mahkeme katibi Rıza Bey tarafından mahkemenin kararı okunduktan sonra asılarak idam edildi.(1)
Bu da ikinci Mustafa’nın hikayesi...



CESUR BİR İTTİHATÇI

Erkanıharp kolağası Mustafa Kemal Bey, Selanik’te bir gün arkadaşlarıyla hasbihal ederken, hayali bir kabine kurmak arzusuyla onlara birer vekillik vermiş. Devir malum: Abdülhamid devri...
Nuri Conker’e:
-Seni de Başvekil yapacağım.
Demiş.
Nuri Conker sormuş:
-Ya Beyefendi siz ne olacaksınız?
-Seni Başvekil yapabilmek için benim ne olmam icabederse işte o olacağım.
Evet... Gazi Mustafa Kemal’in Reisicumhur olması için “Türkiye devletinin hükümet şekli Cumhuriyet” olmalıydı.
Milli mücadele devam ettiği müddetçe az çok muvaffakıyetle tatbik edebildiği halde, sulhtan sonraki şartlara uymayan “her vekilin Meclis tarafından ayrı ayrı intihabı” usulünün büsbütün kaldırılması ve Türk devletinin bir cumhuriyet olması lazımdı.
Bu, o kadar lazımdı ki günlerdir Ankara’da istifa etmiş olan hükümetin yerine yeni bir hükümet bir türlü teşkil edilemiyordu. Meclis odalarında, hatta evlerde birçok gruplar tarafından geceli gündüzlü toplanmalarla Vekiller Heyeti listeleri yapılıyor, fakat hiçbir grup ortaya ekseriyet kazanabilecek bir liste koyamıyordu.
Buradan sonrasını bizzat büyük Atatürk’ün kendi ağzından dinleyelim.
 “... Fırka idare heyeti azasından icabedenlerle görüşmekte devam ederek, yine de kat’i bir liste tesbit etmelerini tavsiye ettikten sonra, yanlarından ayrıldım.
Gece olmuştu.
Yemek esnasında:
-Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz!
Dedim.
Hazır bulunan arkadaşlar fikrime iştirak ettiler.
Yemeği terkettik!
O dakikadan itibaren, hareket tarzı hakkında kısa bir program tesbit ve arkadaşları tavzif ettim.”
O gece, 1926’senesi Teşrinievvelinin 28’ini 29 una bağlayan gecesiydi.
Yine Atatürk devam ediyor:
 “... O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden gittiler. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirimdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun layihası müsveddesi hazırladık. Bu müsveddede 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununun devlet şeklini tesbit eden maddelerini şöyle tadil etmiştim: Birinci maddenin nihayetine ” Türkiye devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir “ cümlesini ilave ettim.”
Ertesi günü Cumhuriyetin kuruluşunda kanuni şeklin tamamlanması demek olan müzakerelerden ve karardan sonra, Cumhurreisinin intihabına geçildi.
Tam saat gece sekizi kırkdört dakika geçe, netice ilan ediliyordu: İkinci Büyük Millet Meclisi, ittifak ile Gazi Mustafa Kemal’i Türkiye Cumhurreisi intihap etmişti.
Şimdi bir an için tekrar Selanik’e dönelim.
Kolağası Mustafa Kemal, Şamdan sonra Selanik’tedir. Doğduğu memlekete tayin edilmiştir.
Selanik malum... O tarihlerde Abdülhamit’e karşı dikilmiş bir hürriyet kalesinden farksızdır... Beyaz Kule ve Sahil Gazinoları hürriyet fikirlerinin cıvıl cıvıl kaynaştıkları yerler...
Mustafa Kemal ve arkadaşları da İttihat ve Terakki Cemiyetinin en faal nüveleri...
Gazino ve kahvelerde olduğu gibi, sık sık birbirlerinin evlerinde de toplanıp konuşuyorlar. Bu neviden gizli bir toplantı da o akşam Mustafa Kemal’in evinde yapılıyor.
Oğluna ve misafirlerine pişirdiği kahveleri kapı arasından tepsiyle içeri uzatan büyük kadın Zübeyde Hanım, bir ara içerideki sertçe çıkan seslerden şüpheleniyor ve kapının aralığından içeriye şöyle bir bakıveriyor...
Ne görsün?
Ortadaki yuvarlak masanın üzerinde bir tabanca var. Oğlu ve arkadaşları ellerini bu silahın üzerine koyarak bir yemin suretini tekrarlamaktalar...
Bu, binbir meşakkatle, babasız yetiştirilmiş tek evladın sahibi bir anayı endişeye sevkedecek, belki en mühim sebep... Fakat... Yine de sezdirmemek lazım...
Kadıncağızın gözünü, evden misafirler gidinceye kadar, bir türlü uyku tutmuyor. Nihayet misafirlerin sonuncusu da sokak kapısını çektikten sonra, endişeli anne, oğlunun yanına geliyor ve:
-Oğlum diyor, haydi gizli konuştuğunuzu anladım! Fakat o silah üzerine yemin ne demek?
Mustafa Kemal cevap veriyor:
-Hükümeti devireceğiz anne. Ve ben büyük bir adam olacağım.
-İnşallah oğlum elbet bir gün paşa olacaksın.
-Daha büyük anne...
-İnşallah Harbiye Nazırı olursun...
-Daha büyük anne..
-İnşallah yavrum bir gün sadrazam da olursun.
-Daha büyük anne..
Bunun üzerine ihtiyar kadın, eliyle ağzını kapa-tarak:
-Haşa!... diyor. Artık Padişah da olacak değilsin ya yavrum...
Evet Mustafa Kemal elbette Padişah olamazdı. O, bir halk çocuğuydu. Nitekim ona Halifelik bile teklif ettiler. Fakat o, bir ideal adamıydı. Onun gayesi ne Halifelik, ne de Sultanlıktı. Onun anladığı manada devlet, sadece bir Cumhuriyet olabilirdi. Hem öyle oldu hem de Mustafa Kemal anasının umabileceğinden daha büyük bir adam oldu; dünya yüzündeki şerefli milletlerden en şereflisine “Ata” oldu.
Çok eski ve belki de mazinin karanlıklarında kaybolmuş sanılan hatırasını, büyük Türk anası Zübeyde Hanım hiçbir zaman unutmadı.
Mustafa Kemal devlet reisi olmuştu. Annesiyle Çankaya’da ilk defa karşılaşmışlardı.
Atatürk, anasının elini öptü. Zübeyde Hanım oğluna elini uzatırken coşkun sevgisinin gözlerinde toplanan bütün ifadesiyle Atatürk’ü bağrına basmak istiyordu. Onu kucakladıktan sonra, aziz Türk milletine eşsiz bir halaskâr kahraman veren ana olmak itibariyle gururlanmalıydı. Fakat öyle olmadı. Bahtiyarlığı, gülen ve şirin yüzünden okunan o büyük Türk anası, kolları arasından uzaklaşan ciğerparesinin eline sarıldı.
Atatürk:
-Ne yapıyorsun anne?
Dedi. Elini çekmek istedi.
Zübeyde Hanım, sükunetle ve kat’i bir ciddiyetle:
-Ben senin ananım, sen benim elimi öpmekle bana karşı olan evlatlık vazifeni yapıyorsun, fakat sen vatanı ve milleti kurtaran bir devlet reisisin. Ben de bu aziz milletin bir ferdiyim ve devletin tebaasıyım. Elini öpebilirim.
Cevabını verdi. (2)


————————————-

1- Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, Derleyen: Hulusi Turgut. Türkiye İş Bankası Yayınları. 2006

2- Atatürk’ün Sofrasında, Hikmet Bil.   Ekicigil Yayınları

 

---------------------------------------------------------------------------------------
Yasal Uyarı:
Yayınlanan araştırma yazısı/haberin tüm hakları Yeniçağ Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş'ye aittir. Kaynak gösterilse dahi araştırma yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan araştırma yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.