Kuru fasulyenin faydaları

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Trabzon’da yerel bir kanalda yaptığı program yayından kaldırılan gazeteci Hasan Kurt ’şakşakçılık yapacağıma fasulyenin faydalarını anlatırım’ dedi ve yerel basına uzanan iktidar baskısını bakın nasıl protesto etti.

 

Adı Hasan Kurt.
Trabzon’da yayın yapan Kuzey Ekspres gazetesinin imtiyaz sahibi. Ama sadece patron değil; aynı zamanda gazeteci. Yazıları Kuzey Ekspres’in  “Oltaya Vuranlar” köşesinde yayınlanıyor.
O yazılardan sonuncusunda tutuyor  “Kuru fasulyenin faydaları” nı anlatıyor Kurt...
Yok, yok öyle mecaz filan yapmış değil; bayağı bildiğiniz  “fasulye” anlattığı:
 “İspir ve Kelkit’in kuru fasulyesi meşhurdur. Maçka’nın fasulyesi de iyidir. Kuru fasulye tam bir protein deposu imiş. Mide, bağırsak hastalıklarına iyi gelirmiş. Ayrıca bolca enerji verirmiş. Kuru fasulyenin bir başka özelliği daha var. O da, bizim orta tarlanın dibinde Kumsal’ın başındaki ’Osuruk Hurması’gibi insanı rahatlatması!”
Sonra mesela çocukluk yıllarında iyi para eden çubuk fasulyenin hikayesini anlatıyor, “Bir gün önceden toplanan fasulyenin, sabah erken saatlerde Mustafa Sağlam’ın veya rahmetli dayısının (Celal Samancı) eski haldeki mağazasının önüne yıkılışı”nı...
“Bir numaralı fasulye müşterileri olan Rize ve Artvinliler’in almadığı günlerde on kuruşa satılan fasulyenin iki kuruşa dahi müşteri bulamayışını ve denize dökülüşü”nü...
“Niyazi Şahinbaş’ın gıda toptancı mağazası” nı,  “Recep Denizer’in babası Yahya amcanın balık tezgahı” nı,  “tezgahta duran ’Godalak Muzaffer’amca” yı...  “Sandıkçıların mağazası” nı,  “Buğdaycıların, Onurların kantariye dükkanlarını, oradaki kabuklu ve küflü kaşar peynirinin tadı” nı, “Rüştü’nün fırınında yenen ekmek içi helva-zeytin” i...
Ha bir de  “Tabakhane deresi ile denizin birleştiği yerdeki tuvalet” i...  “Berberden kenefe yolculuğu” nu...
“O kadar mı” mı diyorsunuz; buyrun yazının delil cümleleri:
 “Berber saçlarımızı alabuluz denen bir şekilde güzelce kesti.(...) Sonraları öğrendim ki Boztepe’deki Amerikan askerleri de saçlarını alabuluz kestiriyorlarmış! Tıraş olduktan sonra ’ç.şim’ gelmişti. ’Helaya gideceğim’dedim. Alttan desteklenmiş iki tahta ile yapılan yoldan tuvalete gittim. Bir tarafta içi boş maşraba! Tuvalete gelenler maşrabayı alıp karşı dükkanların birinden su doldurup tekrar geliyormuş. Tuvaletin kenarları tahta ile örüldüğü için tahtaların aralıklarından çevreyi gözetleyebiliyorsun. Tuvaletin deliği falan yok! Kalın iki tahta birbirine paralel olarak çakılmış, arada 20-25 cm. boşluk. Boşluğun altı deniz! ...direk denize gidiyor!”

Can tenden çıkmadıkça susmam
İyi de kime ne Trabzon altyapısının özgeçmişinden diyorsanız demeyin; manidar bir protesto metninden alıntı aslında yukarıda okuduklarınız. Hasan Kurt iktidar kendisine yazacak başka bir şey bırakmadığı için fasulyenin faydalarını yazıyor. Bir yerel televizyon kanalında yaptığı program “uygulanan maddi ve manevi baskı” yüzünden kaldırılmış, onun isyanı aslında şu kağıda döktükleri:
 “Bu devirde, TV ekranlarına çıkarsın görüşlerini, gözlemlerini aktarırsın, eleştiri getirirsin.
Birileri rahatsız olur. Seni konuşturmazlar.
Yazarsın, çizersin ambargo uygularlar.
Ondan sonra da demokrasiden, adil yargılanmadan, hak- hukuk adaletten bahsederler. Seni susturmak için maddi ve manevi baskı uygularlar.
Peki bu durumda ne yapabilirsin ki?
Ya kuru fasulyenin faydalarını yani ne suya dokunacaksın ne de sabuna! Hikaye yazacaksın, anılarını tazeleyeceksin, hükümeti öveceksin, başkanı alkışlayacaksın!
Bizden istenen de o!
Gerçi yazımın başlığı ve içeriği her ne kadar kuru fasulyenin faydaları olsa da yine de yazıda bir içerik var, derinlik var. Ancak siyaset yok, eleştiri yok. Zaten istedikleri de bu! Yani kuru fasulyenin faydalarını istiyorlar.
Bu memlekette 35 yıldır, konuşan, yazan, çizen görüşlerini açıklayan bir gazeteci; bu gün bu iktidarın bakanı, başkanı, vekili vs. ile susturulmaya çalışılıyorsa ve bu işe sivil toplum örgütleri diye nitelendirilen odalar, dernekler ve de partiler ses çıkarmıyorsa bu iş bitmiştir.
Kuru fasulyenin faydalarını yazmamın nedeni de ne yazık ki bu vahim olay!
Bizi susturmaya çalışıyorlar da biz susacak mıyız?
Başkalarını bilmem ama ara sıra kuru fasulyenin faydalarını da yazsam sonuçta bu can bu tenden çıkmadıktan sonra susmayacağım.”


 

+++

 

Yeniden doğmalıyız
Atatürk’ün saçtığı
tohumlardan..
Yasama, yargı ve yürütme..
İnsan bedeni üzerinde yerlerini işaretlersek: Yasama beynimize denk düşer,
yargı kalbimize, yürütme neyimize?..
İnsanın yürüme organı ayağıdır; hükümet ayağımıza denk düşüyor yani..
Yürütme bir erk olamaz..
Yasama erkinin emrinde ve yargı erkinin denetiminde yürüyen bir ayaktır o..
Hangi yöne gideceğimize ayak değil beyin karar verir ve kalp (vicdan) denetler..
Hangi akıl yürütmenin bağımsız bir erk olduğunu söyleyebilir?..
Beyinden emir almadan bağımsız yürüyen ayak ya sarhoştur ya deli..
...
Ne demokrasi kaldı ne laik hukuk..
Ne de içi boşaltılmadık güzel bir sözcük..
Söyledikleri her şey yalan, riya, takiye;
DARÜLHARP
Bu bedende bu can adam olmaz..
Yeniden doğmalıyız Atatürk’ün saçtığı tohumlardan.. 
* Hilmi Kayıhan

 

+++

 

Erdoğan’ın
alicenaplığına mı güveniyor!
Nuray Mert’in “Bu ülkenin işi çok zor” başlıklı ilk yazısı benim gibi birçok okuyucusunda büyük bir hayal kırıklığı yaratmış olmalıdır, çünkü yazıyı neresinden tutsanız eşsiz bir mantık çarpıtmasıyla karşılaşıyorsunuz.
AKP iktidarı yargıyı neden kendi denetimi altına alıyormuş biliyor musunuz? “Yargının esnemeyen tavrına karşı”, çaresizliktenmiş! Anlaşılan Sayın Mert Anayasa Mahkemesinin son yıllarda gösterdiği esnekliği ve Özel Yetkili Savcıların ve Mahkemelerin Hükümet’in tam teveccühüne mazhar olan faaliyetlerini yeterli bulmuyor.
Muhafazakârlar “mutlak iktidar” kurgusuna gidiyorlarmış; bunun sebebi ise muhalefetin kendileri ile makul zeminde buluşmamaları imiş.    Bu yolu seçen ve uygulayabilen bir iktidar için  “makul zemin” ne olabilir diye Sayın Mert acaba hiç düşündü mü? 
Herhalde kendisinin Sayın Erdoğan’ın âlicenaplığına büyük güveni olmalı.
* Dr. Mete Durdağ

 

+++

 

Kantarın topuzu
Çünkü ben hukukun, siyasetçilerin emri altına alınma girişimine bugün AK Parti yaparken “hayır” demiştim...
Yarın CHP’nin bu pişen armudu ağzına düşürüp yemesine itirazda bulunabilirim...
Fakat bugünün “evetçileri” nin yarın bu haksızlığa “hayır” deme hakkı yoktur...
Onlar bu hakkı kaybetmişlerdir...
Çünkü zaten onlar meydana getirdiler bu durumu...
Onlar kantarın topuzuyla oynadılar...
* Miraç Yıldırım

 

+++

 

Pirus zaferi; yenerken yenilmek
Seçimi sadece bir güç kazanma savaşımı olarak görmek, demokrasi açısından çok tehlikelidir.
Böyle kazanılan zaferler gün gelir, “Pirus Zaferi!” nitelemesinden kurtulamaz!..
Son yaşadığımız seçim, HSYK  üyelikleri için yapılan seçim oldu. Çeşitli yayın organları, çok değişik ana başlıklarla duyurdu seçim sonuçlarını kamu oyuna...
Vatan: O liste kazandı!..
Yeni Şafak: Yargı, YARSAV’ı tasfiye etti!..
Zaman: Yargı Demokrasi ile tanıştı!..
Habertürk: Yok denilen liste tulum çıkardı!..
Cumhuriyet: Kurumlar susturuldu!..
Sözcü: Tayyip’in listesi kazandı!..
Milliyet: Ve Bakanlığın listesi kazandı!..  
Taraf: HSYK,  Adaletin!..
Hürriyet: HSYK’da seçimi Bakanlık kazandı!.. 
Yeterli sanırım bu manşetler, bir kanıya varıp yorum yapmak için...  “Yandaş” veya “muhalif”, basının tümünde, bir hükümet vesayetinin varlığı inkar edilmiyor, hatta bazılarında açıkça vurgulanıyor!..
... Pirus Zaferi, siyasi literatürde sıkça kullanılan tarihi bir olay üzerine kurgulanmış bir terimdir.. Kaybedilenlerin, kazanılanlar yanında çok büyük olduğunu anlatmak için kullanılır...  Kısaca, çok büyük kayıplar pahasına kazanılan, özünde kazananı net olarak belli olmayan, yani sonuçta kaybedilmeye mahkum bir zafer!.. Kazanırken kaybetmek, yenerken yenilmek!..  
* Mehmet Halil Arık

 

+++

 

Domates bulamıyorsanız salça yiyin
Tarım Bakanımız sayın Mehdi Eker son günlerde epey yükselen domates fiyatları konusunda açıklama yaparken “Ben olsam o domatesi almam, birkaç gün domates yemem,fiyatın düşmesini beklerim” cümlesini kullanınca aklıma meşhur söz geldi.
... Bir ülkenin tarım bakanının görevi vatandaşlarının ucuz ve kaliteli tarım ürünlerinden faydalanmasını sağlamaktır. Vatandaşlarına fiyatı
yükselen tarım ürünlerini yememesini tavsiye etmek değildir. 8 yıllık iktidarları döneminde  Türkiye’de tarımın bittiğini görmedikleri gibi  çiftçiyi “gözünüzü toprak doyursun”, “Ananı al da git”, “Senin oğlun da varsın işsiz kalsın”
sözleriyle azarlayanlar Türk tarihinde ilk defa yüz binlere fındık protestosu
mitingi yaptıranlar hiç aynaya
bakmıyorlar mı?
Domates yemeyin diyen bir tarım bakanının “Mektepler  olmasaydı şu maarifi ne güzel idare ederdim” diyen bir maarif nazırından ya da “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyen kraliçeden ne farkı var?
İyi ki “Domates bulamıyorsanız, salça yiyin” demedi. 
* Av.Selahattin Sekban-Trabzon

 

+++

 

“Deliorman delisi”
Henüz 1,5 yaşında iken, anasının kucağında Şumnu’dan ayrılmak zorunda kalan ressam Remziye Ülker’in, babasının imamlık yaptığı Tombul Camiinde, dedesinin işlettiği hamamın yıkıntılarında, anasının yollarını aşındırdığı Türk mahallesi Pınarbaşı’nda gözlerinden akan yaşı gördüğünüzde her madde anlamsızlaşıyor ve her mutluluğun sebebinde yatan şeyin mana olduğu ortaya çıkıveriyor.
Romanya’daki köyünün yüzde yüz bir Türk köyü olduğunu her cümlesinde tekrarlayan Başpınarlı İrfan Mehmet’i tanıyınca hemen gönlünüz Balkanların başka bir toprağına kayıyor.
Ya Akkadınlar kasabasının adı gibi olan “Akkadınları” na ne demeli? Gerçekten bu “Akkadınlar”ı Türk televizyonları yoluyla Türk milleti ile buluşturmalı ve Türk kadını ne anlama geliyormuş diye bizlere bir defa daha göstermeli.
1958 yılında köyünde Türkçe konuşulması yasaklanan, isim değiştirmelerin ilk örneğinin aynı köyde 1972’de yapıldığı Kırcaali’li Emel Balıkçı hem eşi ile Alev Dergisi’ni çıkartıyor, hem de Türklük varolsun diye kendisini gözyaşları ile ortaya koyuyor....
...Gördüklerimizin kısaca özeti şudur; Bulgaristan’da Türk olarak doğmak ve Türk olarak kalmak zordur ve aklınıza gelmeyecek kahramanlıkları gerektirir.
Eğer Türkiye’ye sahip çıkmazsanız, Bulgaristan’daki Türklerin akibetine düşmeniz kaçınılmazdır.
Bir Kırım Türkünün, Balkan felaketinin sosyal açıdan röntgenini çektiği ve Balkan savaşları esnasında yazılmış “İstanbul Mektupları” adlı eserinde, İstanbul’daki Türklerin tembellik ve miskinliği hakkındaki tespitleri çok dikkat çekicidir. Bir vesile ile Eğitimci Oğuzhan Saygılı’nın yazdığı yazı sebebiyle haberdar olduğum Fatih Kerimi’nin “İstanbul Mektupları” Çağrı Yayınları tarafından yayınlanmış. Yazar eserinde Türk - İslam aleminin üzerine serpilmiş ölü toprağından, yaşadığı atalet ve tembellikten oldukça huzursuz olur. Bu huzursuzluğu yer yer üzülerek zaman zamanda umutsuzluğa kapılarak şöyle tasvir eder “İstanbul’un beş yüz kahvesinde vasati olarak ellişer kişiden yirmibeş bin kişinin ve bunlar cümlesinden sarıklı, cüppeli hoca efendilerin sabahtan akşama kadar kağıt, dama, tavla oynayıp tembel, tembel oturmaları...” işte bu durum az kaldı Türk milletinin mahfına sebep oluyordu.Şimdi yine benzer aymazlıklar görüyoruz.Onun için bu eser okununca Balkanlar nasıl elden gitmiş ve Türkiye nasıl elden gitmek üzere çok net anlıyorsunuz. Bizde size Bulgaristan Türklerinin var olma mücadelesini anlattık. Gerisini anlamak size kaldı. Yoksa her zaman bir “Deliorman Delisi” bulamayız. l Özcan Pehlivanoğlu

 

+++

 

MİNİ YORUM
Medya erleri
Spiker “çok konuşulan film” in kadrosunu ağırlıyor; filme dair söyledi her şey “yanlış”. Savunması şu; “Bana anlatılan bu filmin şöyle şöyle olduğu...”
Gazete sayfalarının, radyo kanallarının televizyon ekranlarının; bildiklerini, gözlediklerini, sezdiklerini, kanaatlerini değil kendilerine anlatılanları, dayatılanları, söyletilenleri aktaranlarla olduğunun ve aslında “medya erleri” nin zihin işgaliyle karşı karşıya olduğumuzun ispati değil midir o tek bir cümle!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları