Mansıba dair...

Ahmet SEVGİ

Sizleri bilmem ama ben siyasete dair abuk sabuk köşe yazılarından ve siyasetçilerin televizyon ekranlarına yansıyan düzeysiz atışmalarından iyice sıkılmaya başladım. Bu sıkıcı atmosferden kurtulmak için mûtadım üzere kitaplara sığınıyorum.
Kitaplığımda Gülistan’ın beş ayrı tercüme ve şerhi var:
Bu kitaplardan Mehmet Sait Efendi’nin  “Mülistan”ı benim için daha anlaşılır ve daha kullanışlı... Çünkü, Gülistan’ın Farsça metni ile Türkçe tercümesi karşılıklı iki sütun halinde dizilerek Türkçe tercüme ile Farsça metnin karşılaştırılmasına imkân sağlanmış... Bu sebeple her zaman elimin altında bulundurduğum “Mülistan”ı tefe’ul usûlü açıyorum, ister tesadüf deyin ister tevâfuk, karşıma çıkan Farsça kıt’a şu: “Pendem eger biş’nevî ey pâdişâh//Der-heme defter bih-ez-în pend nîst//Cüz be-hıredmend mefermâ amel//Gerçi amel kâr-ı hıredmend nîst.”
(Ey padişah, eğer nasihatimi dinlersen işte sana hiçbir kitapta bundan daha mükemmelini bulamayacağın bir nasîhat: Akıllıdan gayriye mansıp verme, gerçi mansıp akıl kârı değilse de...)
Burada söz konusu edilen “mansıp”:  “Devlet hizmetinde büyük memurluk, erişilmek istenen yüksek mevkî, makam” anlamındadır. Demek ki Sâdî’ye göre bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük vb. yüksek mevkîlere talip olmak akıl işi değildir.
Makam-mevki için insanların birbirini yediği günümüzde Şeyh Sâdî’nin bu sözü, bence üzerinde durulmaya değer...
Aslında şu atasözlerimiz millet olarak  “mansıb”a pek müspet bakmadığımızı gösterir: “Mansıp bir destmâldir (mendil) elden ele gezer.”, “Mansıp hamam tasına benzer, cenâbetin biri bırakır, biri alır.”  Yani atalarımız mansıbı elden ele dolaşan bir mendil yahut hamam tası olarak görmüşlerdir.  “Mansıb” redifli bir kaside yazan 16. yüzyıl şairlerimizden Gelibolulu Mustafa Âlî de (ö. 1600): “Efendi mansıbı sen deste mâl işittin ise// Ol i’tikâdı gider dest-mâldir mansıb” beytiyle, makam ve mevkiin elden ele dolaşan kirli bir mendil olduğunu söylemiştir. Aynı kasidede: Gerçekten de geçmişe dönüp bakıldığında Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bayram Velî, İmam-ı Âzam gibi olgun insanların “mansıb” a uzak durdukları yahut en azından olgun insanların mansıp sahipleri arasından çıkmadığı görülür. Bu konuda en somut örnek İmam-ı Âzam’dır. Bilindiği üzere, Emevîlerin Irak valisi olan Yezid İbn Hubeyra, İmam-ı Âzam’a (ö. 769) yüksek bir memuriyet teklif etmiş, İmam-ı Âzam Efendimiz bunu kabul etmeyince hapse attırıp işkence yaptırmıştır.
Bu noktada haklı olarak şu soru akla gelecektir:  “Dürüst insanların yüksek memuriyetlere talip olmaması, sıradan kişilerin önemli görevlere gelmesinin önünü açmıyor mu?..”  Haklısınız; akıllı, bilgili ve dürüst insanlar elbette sorumluluktan kaçmamalıdır. Mevlânâ’nın dediği gibi, savaşmadan gazi olunmaz.
Tekrar Sâdî’nin kıt’asına dönecek olursak, üstat: “Mansıp akıl kârı değil” diyerek bir tespitte bulunuyor... Etrafta dürüst olarak tanınan kişilerin yüksek mevkilere gelince adlarının birtakım yolsuzluklara karışması, dürüstlükte sebat edip dik duranların da Ziya Paşa’nın ifadesiyle: “Derde uğrar kim sadakat etse elbet devlete//İstikâmet mahz-ı cinnettir bu mülk ü millete” demek zorunda kalmaları dikkate alındığında Şirazlı Şeyh Sâdî’nin söylediğinin pek de yabana atılacak cinsten şeyler olmadığı görülür. Bilmem yanılıyor muyum?..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş