Manzara-i umûmiyye

A+A-
Ahmet B. ERCİLASUN

2009 Eylül’ü itibarıyla Türkiye’nin genel durumu şudur: Türkiye Cumhuriyeti,  “ne mutlu Türküm diyene” sözünün çeşitli yerlere yazılmasını ilkellik sayan bir cumhurbaşkanı ve demokrasiyi hedefe giden yolda tramvay kabul eden bir başbakan tarafından yönetilmektedir.
PKK adlı bölücü terör örgütü, 1984 yılında başladığı faaliyetlerine devam etmektedir. PKK terörü, sivil ve asker on binlerce şehit ve yaralıya mal olmuştur.  2000’lerin başında bitme noktasına getirilen PKK, AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılından itibaren tekrar güçlenmiş ve terör faaliyetlerini artırarak devam ettirmiştir. Örgütün başı Abdullah Öcalan 16 Şubat 1999 tarihinde yakalanarak Türkiye’ye getirilmiş; bağımsız Türk adaleti tarafından idama mahkûm edilmiş; ancak dış baskılara boyun eğen DSP-MHP-ANAP koalisyonu tarafından idam cezası infaz edilmemiştir. Daha sonra idam cezası kaldırılmış; bölücü örgütün başı İmralı adasında özel bir cezaevine konulmuştur. Müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir mahkûm olduğu hâlde Öcalan’ın ceza evinden açıklamalar yapmasına ve hatta örgütünü idare etmesine iktidarlar tarafından göz yumulmuş; AKP iktidarı döneminde Öcalan âdeta imtiyazlı bir ceza evi konuğu hâline getirilmiştir.
 PKK’nın en önemli taleplerinden biri olan Kürtçenin radyo ve televizyonlarda serbestçe kullanılması, AKP tarafından kabul edilmiş; özel radyo ve televizyonların belirli saatlerde ve Türkçe alt yazılı olarak Kürtçe programlar yapmasına izin verilmiştir. AKP daha da ileri giderek devlet dilinin Türkçe olduğu hakkındaki anayasa hükmünü âdeta yok saymış ve devlet televizyonundaki kanallardan birini 24 saat Kürtçe yayın yapar hâle getirmiştir.
 AKP’nin 2009 yaz aylarında “Kürt Açılımı”  adıyla başlattığı hareketle “cin şişeden çıkmış”, PKK’nın temsilcisi olduklarını saklamayan DTP’li mebuslar tarafından “Kürdistan sınırlarının çizildiği, ayrılmanın dahi gündeme gelebileceği” ifade edilmeye başlanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, PKK’yı terör örgütü ilan etmedikçe kendileriyle görüşmem dediği DTP’lilerle görüşmüş; böylece PKK ve temsilcilerine bir taviz daha vermiştir. Başbakan Erdoğan’ın, ısrarla ve sürekli olarak “muhatap Öcalandır”  diyen DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le görüşmesi, hükümetin  “Öcalan bizim muhatabımız değildir”  iddialarının inandırıcılığını ortadan kaldırmıştır. PKK ile aynı talepleri dile getiren gazetecilerin, İçişleri Bakanlığı tarafından Polis Akademisi’nde “Kürt Açılımı”nı tartışmaya davet edilmeleri de inandırıcılığı tamamen zedelemiştir. Bu yaklaşımlar sonunda hemen hemen bütün medya, Öcalan’ın muhatap alınmayacağına inanmamış olacak ki günlerce Öcalan’ın açıklayacağı  “yol haritası”na odaklanmıştır. Ülkeyi bölmek amacıyla eline silah alıp insanlarımızı şehit eden suçluları yakalayıp cezalandırmak yerine iktidarın tavizkâr politikalar gütmesi ve sorunu “Kürt Açılımı” olarak adlandırması “özerk bölge, özerk meclis, özerk güvenlik güçleri” gibi talepleri de gündeme getirmiştir. Yabancı misyon mensupları bölgede fütursuzca gezip görüşmeler yapabilmekte; ABD’de imal edilmiş “Büyük Kürdistan haritaları” televizyon ve gazetelerde yayımlanmakta; ABD büyük elçisi, DTP’nin Amerika’da temsilcilik açabileceğini söyleyebilmektedir. Tavizkâr tutum ve yaklaşımlar, konuyu uluslararası boyuta taşımış; DTP ve önderimiz dedikleri Abdullah Öcalan uluslararası figürler hâline getirilmiştir.
Bütün bunlar olurken bir yandan da Başbakanın “ben bu davanın savcısıyım” dediği bir davada, geçmişte PKK ile savaşmış olan komutanlar yargılanmaktadır. Komutanlar aleyhindeki gizli tanıklar olarak da eski PKK’lılar dinlenilmektedir. Ona yakın kişiyi öldürdüğünü söyleyen, KKTC’de askerlik yaparken Kıbrıs Rum kesimine kaçtığını itiraf eden ve şimdi de İsveç’te yaşayan eski bir PKK’lının ihbarları sonucu her yerde toprak kazılarak cesetler aranmakta ve insanlar tutuklanmaktadır. Bir yandan soruşturma ve davalarla, bir yandan yargı kararı olmaksızın TMSF tarafından el konularak, bir yandan ağır vergi cezalarıyla muhalif kişi, kurum ve basın yayın organları susturulmaktadır.
 Öte yandan özel okul, dershane, yurt ve özel evlerle orta ve yüksek öğrenim gençliği dinî olduğu ileri sürülen bazı cemaatlerin ellerine teslim edilmektedir. Üniversite kontenjanları arttırılmakta, buna karşılık öğrencilere yeterli yurt ve barınma imkânı sağlanmamakta ve öğrenciler söz konusu cemaatlere terk edilmektedir. Aynı cemaatler bir yandan da Diyarbakır’da ve Erbil’de  “Kürt Açılımı”  adı verilen projeye zemin hazırlayacak uluslararası toplantılar düzenlemektedir.
Yukarıda 2009 Eylül’ü itibarıyla Türkiye’nin durumu özet olarak belirtilmiştir. İlgililere ve vatandaşlara duyurulur.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları