Medya Arkası (06.07.2017)

Medya Arkası (06.07.2017)
Adalet yürüyüşü, Suriyelilerin karıştığı olaylara toplumdaki tepki, Avrupa ile ilişkiler, Ekonominin hali, seçim ihtimali.. Türkiye'nin gündemi çeşitli.. Yazarların gündemi de öyle.. İşte günün köşeleri..

SORUN BİZDE/ MEHMET TEZKAN / MİLLİYET

Doksanlı yıllardan günümüze uzansak..

Ömrü..

Dört aylık hükümet gördük..

Hem de iki kez..

Beş aylık hükümet gördük..

Bir yıllık hükümet gördük..

İki yıllık gördük..

Üç yıllık gördük..

Girmediğimiz, denemediğimiz test etmediğimiz kalmadı..

2002’den bu yana tek parti iktidarı var.. Dört başbakan (Gül, Erdoğan, Davutoğlu, Yıldırım ) görsek bile kadrolar aynıydı..

15 yıldır ülkeyi yöneten aynı ekip..

Ezcümle; hükümet çeşitlerinin her türlüsünü gördük..

Kısasını da gördük, uzununu da..

Tek partilisiyle de yaşadık, iki partili üç partili koalisyonlarla da..

Güçsüzünü de çok güçlüsünü de..

Gelin, şimdi de Türkiye’nin kronik sorunlarına bakalım..

Terörü birinci sıraya koyalım mı?

Koyalım..

Hele son yıllarda yenileri de katıldı..

Sonra…

Mesela enflasyon.. Derecesi değişse de hâlâ önemli baş ağrıtıyor..

Mesela işsizlik.. Gençler perişan.. Her dört gençten biri işsiz..

Mesela yüksek faiz.. 90’lı yıllara bakıldığında buna da şükür dense bile hâlâ manşetlerde..  Hâlâ yatırımın önündeki en büyük engel..

Mesela bürokrasi.. Ayrı bir millet olarak her dönem etkin..

Mesela özgürlük-güvenlik dengesi.. Ben kendimi bildim bileli ayar tutmadı.. Ayar tutturulamadı..

Mesela adalet.. On binlerce kişi üç haftadır yürüdüğüne göre, hâlâ mumla aranıyor..

Bir ara düzelir gibi olsa da 2007’den sonra rayından çıktı..  Daha doğrusu çığırından çıktı.. FETÖ denen yapı dibe vurdurdu..

Sorunlar neredeyse 25 yıldır, 30 yıldır aynı..

Bazen biri manşete çıkıyor, bazen biri..

Sorun sistemde mi?

Hayır..

Sorun bizde..

Sıcak örnek.. Bugünlerde manşette olan adalet.. Ama maalesef siyaset dünyasının bir kısmı adalet arıyor öteki kısmı adalet arayanlara karşı çıkıyor..

Toplum da karnıyarık gibi bölünüp arkalarında hizalanıyor..

Bu sebeple..

Siyasetin kelepçesinden kurtulup sağlıklı düşünüp sağlıklı tartışamıyoruz..

***

SURİYELİLER OLAY ÇIKARA ÇIKARA YERLEŞİYOR / CAN ATAKLI/ KORKUSUZ

Son günlerde “kahramanları” Suriyeliler olan birçok olaya tanık oluyoruz.
Bir bakıyorsunuz Adana'da “kızlarla nasıl ilişki kurulur?” diye akıl veren Suriyeli bir genç “milliyetçi muhafazakâr” gençler tarafından dövülüyor, dayak faslı anı anına telefonla kaydediliyor sonra da sosyal medyada servis ediliyor.
Bir bakıyorsunuz Ankara'da bir mahallede Suriyeli gençlerle milliyetçi muhafazakâr gençler “kız meselesi” yüzünden kavgaya tutuşuyor.
Bir bakıyorsunuz Ege'nin bir kasabasında gürültü yapan Suriyeliler ile onlara müdahale eden mahalle halkı çatışıyor.
Bir bakıyorsunuz İstanbul'un bir yerinde ruhsatsız dükkan açan ve Türk esnafın işini bozan Suriyeli saldırıya uğruyor.
Örnekleri çoğaltabiliriz. Belki ben bunları yazarken ülkemin bir yerinde yine Suriyeli sorunu yaşanıyordur.
Bu olaylar yaşandıkça toplumda da homurdanmalar başlıyor, “Suriyeliler defolsun” kampanyaları açılıyor. Eş zamanlı olarak bu kez de “Biz ırkçı değiliz, ne demek Suriyeliler defolun demek” diyerek karşı kampanya başlatılıyor.
Bunlar hep olacak. Hatta belki az bile oluyor daha da artacak.
Ama sonuca bakalım. Sonuçta Suriyelilerin çok büyük bir bölümü Türkiye'de kalacak, yerleşik hale gelecek ve herkes bunu kabullenecek.
Bu sadece bizde yaşanan bir şey değil, büyük göçler alan her ülkede yaşandı bu sorun, hâlâ da yaşanan yerler var.
Çünkü işin doğası budur. Elbette yabancılar geldiklerinde yerleşikler rahatsız olur. Yabancı çaresizdir, şu ya da bu nedenle doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalmıştır. İlk başlarda her şeye razıdır. En kötü koşullarda barınır, en kötü biçimde beslenir, itilip kakılmaya, hor görülmeye hiç sesini çıkarmaz.
Zaman geçtikçe palazlanır, çevreye alışır, daha iyi barınmak, daha iyi beslenmek için kendine uygun çareler aramaya yönelir ve bulur da.
Bu aşamada ister istemez yerleşiklerle sürtüşmeler, tartışmalar, çatışmalar, hatta ölümlü çatışmalar yaşanır. Ama aynı süreçte yine kendilerini koruyan kollayan yerleşikler de ortaya çıkar.
Gerginlikler, kavgalar araya girenlerin “iyi niyetli” çabaları ile azaltılır. Yerleşiklere “Hepsi zaten çaresiz ve gariban, fazla gitmeyin üzerlerine” tavsiyesi yapılır, yabancılara da “Siz de biraz düzene kendinizi uydurun, burası başka bir ülke, kendinizi düşünün” nasihati verilir.
3-5 yıl içinde ortam sakinleşir, yabancılar yeni doğumlarla sayıca artarken, giderek kendi düzenlerini kurar, dostluklar arkadaşlıklar kurulur, yabancılar da yerleşik hale gelir.
Suriyeliler konusunda da bu kural bozulmayacaktır. Suriyeliler şimdilik canlarını dişe takarak, kimi zaman çatışarak, kimi zaman sinerek, ama hızla yayılarak “yerleşik” haline geleceklerdir.
Suriye sorunu uzadıkça da “geri gitmeye niyeti olanlar bile” kalmayı tercih edecek ve burada kalacaktır.
10 yıl sonra milyonlarca Suriye kökenli Türk vatandaşımız hayatımızın her alanında bizlerle birlikte olacaktır. Oy da kullanacaktır, milletvekili de seçilecektir. Türkiye ekonomisine yön verecek zenginler de çıkaracaklardır, en azılı suçlulara da sahip olacaklardır.
İktidar bunu çok iyi biliyor. Bu nedenle gerginlik-çatışma-yatıştırma yöntemlerini kullanarak “yeni nüfusumuzu” kendine bağlamanın yöntemlerini kullanıyor.

****

UÇAK GEMİSİ YAPACAĞIZ, İNŞALLAH MAŞALLAH!/ EMİN ÇÖLAŞAN / SÖZCÜ

Sevgili okurlarım, bizim gibi ülkelerde halka bol kepçe vaatlerde bulunmak çok kolay iştir.
Halk bu vaatlere çoğunlukla kanar, gerçek zannetmeye başlar.
Örneğin siz dersiniz ki “Ey benim vatandaşım az kaldı. En kısa zamanda kendi uçak gemimizi Türkiye'de yapıp denize indireceğiz!..”
Size yıllardır oy veren kesimlerin aklına şu soruları sormak asla gelmez:
“Abicim bu ne iştir, nasıl yapacağız o uçak gemisini? Bu işin maliyeti ne olacak? O kadar para nereden bulunacak… Varsayalım yaptık, uçak gemisi bizim ne işimize yarayacak?.. Hint Okyanusu'nda savaşa mı göndereceğiz?”

* * *

Anlı şanlı dünya liderimiz birkaç gün önce bir açıklama yaptı…Neredeyse tek cümleden oluşuyordu!
“Kendi uçak gemimizi yapacağız!”
Ciddiyetten yoksun, ülke ve devlet gerçeklerinden uzak sözler…
Yandaş havuz medyası sayın büyüğümüzün bu sözlerini de anında manşetlere taşıdı.
Bizim gazetenin ekonomi yazarı Murat Muratoğlu dün bu konuda çok güzel bir yazı yazdı ve acı gerçekleri adeta yandaşların suratına çarptı. Şöyle diyordu:
“Belli ki iktidarın yeni konseptler bulması gerekiyordu. Eskiler artık kesmiyordu. İktidar da durumu uçak gemisiyle kotardı.
Hadi uçak gemisini yaptık diyelim. Aramızın iyi olduğu ülkelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyorken o gemiyi ota boka yollayıp onlarla da aramızı mı bozacağız?
Şam'ı hallettik, şimdi Amsterdam'a cuma namazı kılmaya mı gideceğiz?
Sahi ne yapacağız?
İstikamet Katar mı olacak?”

* * *

İş sadece uçak gemisini yapmakla bitmiyor. Onun binlerce kişiden oluşan eğitimli personelini hazırlamak gerek.
Üstelik bizim elimizdeki F-16 uçaklarının ineceği bir gemi yok.
Şimdi uçak gemilerine çok daha modern, gelişmiş uçaklar inip kalkabiliyor.
Peki o yeni sistem uçakların maliyeti nedir?
Maliyeti de bırakın bir yana, elin oğlu bize o uçakları hibe etmeyeceğine göre, parayı bastırsak bile acaba satar mı?

* * *

Sen burada her gün ABD, NATO, AB, Almanya, Fransa vesaireye posta koyacaksın, “Bak sonra karışmam haaa” diye seslenip kendince gövde gösterisi yapacaksın, sonra da onların kapısına gidip “Aman abicim bana teknoloji satın” diye yalvar yakar olacaksın.
O kadarını yemezler…
Zira kendi sahip olduğun teknoloji ile değil uçak gemisini, onun tuvaletlerini bile yapamazsın.

* * *

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı olan sayın büyüğümüz her gün çıkıyor ortalığa ve topluma göz kamaştırıcı (!) vaatlerde bulunuyor.
İyi de onun ağzından çıkan bu sözler, hemen yanında bulunan danışmanları vesaire tarafından önceden bilinmiyor mu?
Ya da beyefendi onlara hiçbir konuda danışmıyor mu?..
Toplumun karşısına her seferinde böyle rastgele mi çıkıyor?
Her biri devletten çok yüksek maaşlar alan o yakın çevresinin ve danışmanlarının fonksiyonu acaba nedir?
Beyefendiyi arada bir frenlemek, olacakları ve olmayacakları kendisine arada sırada anlatmak, acaba gerekmez mi?

* * *

Uçak gemisi yapacakmışız!
Neyle, hangi parayla yaptıracaksın beyefendi?
Bir uçak gemisinin maliyeti en az 20 milyar dolar.
Onun üzerine inip kalkacak son model uçakların maliyeti derseniz, o da bir o kadar tutuyor.
Dahası var…
Tek başına uçak gemisi yapmakla
iş bitmiyor.
Bir de onu denizlerde korumakla yükümlü olan savaş gemileri, destek gemileri, denizaltılar yapacaksınız.
Eğer sayın dünya liderimiz “Yaa kardeşim, benim ağzımdan çıkan her sözü bu kadar ciddiye almayın. Uçak gemisi yapmak kim, biz kimiz” diyorsa, o zaman mesele yok.
Ciddiye almayız olur biter.
Deriz ki “Recep Bey'in amacı kendisine oy veren eğitimsiz, fazla düşünme zahmetine katlanmayan fanatik kitleleri gaza getirmektir…”
Ama böyle anlamsız ve tutarsız vaatler koskoca bir dünya liderine yakışmaz.

* * *

Ben size başka bir şey
söyleyeyim!..
Aslında Türkiye'nin bir “Uçak gemisi” var.
O geminin güvertesi falan yok
ama bütün dünya öyle tanımlıyor.
Peki nedir o?
Kıbrıs.
Bizim ilgi alanımıza giren Akdeniz'in tam göbeğinde, Mehmetçik tarafından
korunan, 30 uçak gemisinden
bile daha caydırıcı olan askeri
üssümüz.
Günün birinde gerçek bir uçak gemimiz bile olsa, o gemiyi
herhalde savaşmak için okyanus ötesine sevk edecek değiliz.
Geçmişte İngiltere bunu yapmış, uçak gemileri dahil deniz filosunu 1982 yılında okyanus ötesindeki Falkland adalarına gönderip Arjantin işgalini sona erdirmişti.
Bıraksınlar uçak gemisi masallarını bir yana da,
Kıbrıs'a sahip çıksınlar. Onun bize maliyeti 1974 yılında
497 şehidimizdir.

 

******

BU İŞİN SORUMLUSU MERKEL / FATİH ALTAYLI / HABERTÜRK

Rakamlar son anda değişmediyse Türkiye’nin dünyadaki en önemli ticari partneri Almanya.

Bu ülkeyle yılın ilk 8 ayında yaklaşık 23 milyar dolarlık ticaret yapmışız.

İkinci sırada Rusya var, ama Almanya’yla ticaretimiz daha önemli; çünkü Almanya’yla karşılıklı ticaretimiz var.

Neredeyse aldığımıza yakın satıyoruz Almanya’ya.

İki ülkenin çok eskiye dayanan bir siyasi ortaklığı cabası.

Bu ülkede yaşayan 3 milyonu aşkın vatandaşımız da bir başka ortak noktamız.

Türkiye’ye yerleşen epey bir Alman da var.

Ve bu iki ülke neredeyse kavgaya tutuşacak.

Bizim zaman zaman duygusal tepkiler verdiğimiz gerçek, ama Almanya da Türkiye’ye karşı “dostane bir tutum” içinde değil.

Schröder sonrası Merkel’in, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tavrı zaten malumdu.

Ardından Almanya’nın terör örgütlerine karşı hoşgörülü tavrı üzerine tuz biber ekti ve darbe girişimi sonrası FETÖ’ye kol kanat germe politikası da işi iyice zıvanadan çıkardı.

Ayrıca mülteci krizi sırasında Türkiye’ye verilen sözlerin tutulmaması ve 3 milyar Euro’nun aktarılmaması da bir başka “karşıt” tavır olarak görülüyor.

Türkiye de buna karşı Alman siyasetçilerin İncirlik’teki askerlerini ziyaretini engellemek dışında somut bir şey yapmadı.

Almanya yaklaşan seçimlerinin de etkisiyle Türkiye’ye karşı tavrını daha da tırmandırıyor.

Erdoğan’ın Almanya’daki G-20 Liderler Zirvesi sırasında Türk vatandaşlarıyla “toplu buluşmasını” engellemek istiyor.

Erdoğan ise “Bu Almanya’nın intiharıdır” diyerek gerilimi bir üst seviyeye taşımaktan çekinmiyor.

Şurası kesin ki, işlerin bu hale gelmesinin asıl sorumlusu Merkel.

O da dış politikayı iç politikada kullanmak için gerilimi tırmandırmaktan memnun. Almanya’daki Türklerin, Türkiye’de sağ, Almanya’da sol partilere oy verdiğini bildiği için de hiçbir çekincesi yok Merkel’in.

Peki Erdoğan’ın “intihar”dan kastı ne?

Büyük ihtimalle uzun süredir engellediği mülteci sorununu Avrupa’nın başına yeniden musallat edecektir. Bu da Avrupa’da ciddi sıkıntı yaratır. Üstelik bunun için haklı gerekçesi de var.

Çünkü Almanya öncülüğündeki AB, mülteciler konusunda verdiği sözleri tutmadı.

Üstelik Merkel’in Avrupa’daki durumu da Brexit sonrası pek sağlam değil. Elinde Fransa’dan başka destek yok.

Erdoğan ise Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı ile şimdilik iyi bir ilişki içinde gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Türkiye ile en büyük ticari partneri giderek uzaklaşıyor.

Bu durum her ikisinin de zararına.

ANLAŞILAN EKONOMİDEN HERKES MEMNUN/ OKAY GÖNENSİN / VATAN

Turgut Özal öncesinde ekonomiyle ilişkimiz sürekli şikayet üzerineydi. Sürekli şikayet ederdik ama ülkemizin ve kendimizin ekonomik durumunun gelişmesiyle ilgili fazla bir fikrimiz yoktu.

Özal, ekonomiyi bir anlamda siyasetin önüne çıkarırken veya siyasetin birinci maddesini ekonomi yaparken büyüme ve zenginleşme ile tanıştık.

Bugün ise ekonomi siyasetin ilk maddeleri arasında gelmiyor. Anlaşılan ekonomiyle ilgili şikayeti olan yok.

Son rakamlar Türk ekonomisinin geçen yıl yüzde 3 dolayında büyüdüğünü söylüyor. İşsizlik rakamları ise artıyor. Ekonomi büyürse işsizlik azalır diye öğretirler okullarda.

Son birkaç yılın siyasi gelişmelerinin hepsinin ekonomi üzerinde olumsuz etkisi olduğunu biliyoruz.

Ortadoğu krizi ve terör, güney komşularımıza yaptığımız ihracatı olumsuz etkiledi.

Rusya krizinin ardından turizmin yaşadığı sıkıntı halen çözülmüş olmadığı gibi, Avrupa ülkeleriyle süren atışma ve gerilimlerin buradan gelen turist sayısını da etkilediğini turizmciler söylüyor.

Yabancı yatırımcıların gelmediğini de TÜSİAD birkaç kez ifade etti. Olağanüstü Hal rejimi ile yönetilen bir ülkeye kimsenin parasını getirmeyeceğini açıkça söylediler, ama bunun tartışması bile yapılmadı.

Bu arada Avrupa Birliği’nde yaygın havanın Türkiye’nin tam üyeliğinin uzaklaştığı şeklinde olması, Almanya’nın açık karşı tavır almaya hazırlanması da Avrupa’dan gelecek sermayeyi daha da azaltacaktır.

İç siyasette ortaya yeni dengeler çıkarken, dış siyasette yeni sıkıntılar eklenirken ekonominin ağırlığı da değişmektedir.

Bugün ekonomi diye bir konu yokmuş gibi davranıyoruz, konuşulması gerekenleri erteliyoruz. Bu, herkesin şu anda ekonomik durumdan memnun olduğu gibi yorumlanabilir.

Ama ekonomik çıkarlarla tam örtüşmeyen dış politikanın da bir sınırı vardır. Sokaktan ses gelmesini beklemek de gerekmez.

***

HSK / MELİH AŞIK / MİLİYET

HSK tarafından düzenlenen yaz kararnamesiyle 780 hakim ve savcının yeri değişti.

Bundan önceki adı HSYK olan kurumdan da şikayetler vardı.

Ama bu kadar yoğun ve sert tepkiye ilk kez rastlanıyor.

Yargıçlar Sendikası diyor ki:

“780 kişilik bu kararnameyle yargıçlık teminatı, yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ilkeleri bir kez daha katledilmiştir.

15 üyemizin görev yerleri istekleri dışında değiştirilmiştir. Bu atama işlemi esasen bir sürgündür.

Yargıç ve savcıları iktidara teslim olmaya zorlayan, siyasi iktidarın talimatıyla düşünen, iktidarın düşüncelerini emir telakki eden HSK’nın meşruiyetini reddediyoruz.”

13 üyeli HSK malum... Partili cumhurbaşkanı ve onun partisi tarafından seçildi...

****

SEÇİM KAMPANYASI MI BAŞLATILIYOR? / İSMET ÖZÇELİK / AYDINLIK 

AKP önce partiyi seçime hazırlama kararı aldı. Örgütlerdeki değişiklik için düğmeye basıldı. Ciddi değişiklik gündemde. Oran bile veriliyor. Yüzde 60’lardan söz ediliyor.

Süre de belli. Bu iş yıl sonuna kadar tamamlanacak.

PEŞ PEŞE KARARLAR

Eş zamanlı olarak başka gelişmeler de yaşanıyor:

Zeytinliklerin talan edilmesine yol açacak yasa geri çekildi.

Emeklilik yaşının yükseltilmesi kararından vazgeçildi.

Kıdem tazminatının kaldırılması soğumaya bırakıldı.

Sigara zammı ertelendi.

Elektriğe zam olmayacağı duyuruldu.

TOPLU SÖZLEŞME GÖRÜŞMELERİ

200 bine yakın kamu işçisini kapsayan toplu sözleşme görüşmeleri krize yol açmadan sonuçlandırıldı. Görüşmelere katılan bir sendikacı anlattı. Masadan kalkılmak üzere iken bir üst müdahale ile sorun çözülmüş. Sendikacılar bile şaşırmış.

Belli ki AKP’yi sıkıntıya sokacak bir toplumsal tepki istenmiyor.

OKLAR SEÇİMİ İŞARET EDİYOR

Hükümet uzun vadeli hesap yapmıyor. Kısa vadeli planlar peşinde. Bu da erken seçimi işaret ediyor.

Henüz kesin karar verilmese de “erken seçim” öncelikli seçenek. Ön çalışmalar, araştırmalar sürüyor. Anketlerde birbirini destekleyen sonuçlar alınır alınmaz düğmeye basılırsa sürpriz olmayacak.

Temkinliliği ile tanınan bir AKP yöneticisi ile sohbet ettim. Çok emin değil. “Reis riski sever. Kazanacağını hissettiği anda harekete geçer. Sanırım şu anda ‘adalet yürüyüşünü’ değerlendiriyor” dedi.

Erdoğan’ın fırsat kolladığı çok açık.

15 TEMMUZ KUTLAMALARI

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla o gece tekrar bir demokrasi nöbeti süreci başlatılacak. Erdoğan da bizzat demokrasi nöbetine katılacak.

Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere 81 ilde gösteriler planlanıyor. 15 Temmuz gecesi gibi camilerden sürekli sela verilecek. Halk meydanlara çağrılacak.

Erdoğan 15 Nisan darbe girişiminin 1. yıldönümü törenlerine büyük önem veriyor. Birçok yerde halka hitap edecek. Konuşmalarında CHP’nin adalet yürüyüşünde HDP ile yan yana yürümesine vurgu yapacağı ifade ediliyor.

KUTLAMALAR TEST OLACAK

AKP’lilerin ağzında bir bakla var. Konuşmak istemiyorlar. Ama zorlayınca bazı ipuçları alabildim. Anlayabildiğim kadarıyla plan şu:

“Erdoğan 15 Temmuz törenlerinde havaya bakacak. Meydanlarda halkla diyalog kuracak. Halktaki ilgiyi ölçecek. Eğer istediği ilgi ve desteği görürse erken seçim için düğmeye basacak. 15 Temmuz kutlamaları test olacak.”

Belli ki yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde ana tema yine 15 Temmuz darbe girişimi, PKK ve FETÖ olacak.

Erdoğan kendisine verilen pası gole çevirme peşinde.

****

EL CEZİRE’Yİ BİTİRECEKLER MATMAZEL/ MERVE ŞEBNEM ORUÇ / YENİ ŞAFAK

edya, Irak işgalinin önemli cephelerinden biriydi. ABD, vatandaşlarını ve dünyayı Irak’ı özgürleştirdiğine inandırmak zorundaydı. Bu nedenle işgal destekçisi ünlüler sabahtan akşama Fox News gibi kanallarda sol alt köşede dalgalanan Amerikan bayrağı ve ‘Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu’ başlığı altında yorum yapmakta, canlı savaş yayını kesintisiz sürmekteydi.

George W. Bush’a göre sözlerinizi “tekrar ve tekrar ve de tekrar söylemeliydiniz ki kafalara iyice yerleşsin.” Tıpkı Irak’ta olmayan kitle imha silahlarının varlığına dünyayı inandırdıkları gibi, o günlerde savaşın gidişatıyla ilgili de yüzlerce yalan söylendi. Kuşkusuz ‘iliştirilmiş gazeteciliğin’ (embedded journalism) uygulama tarihi daha eski, ama en tartışmalı kullanımı Irak Savaşı’nda oldu. 800’e yakın gazeteci ve fotoğrafçı ABD ordusuna ‘iliştirilmiş’ olarak savaş bölgesinde götürüldü, zırhlı araçlar içinden gördüklerini, tam da Bush’un istediği gibi haberleştirdi. Böylece başta Amerikan kamuoyu olmak üzere kimse ABD’nin nasıl gitgide bataklığa saplandığını göremedi. Örneğin Kasım 2004’te Amerikan askerlerini takip eden medya, Felluce’nin ele geçirip ‘isyanın’ belinin kırılacağını iddia ediyordu; fotoğraflar, videolar, röportajlar gayet ikna ediciydi. Ama bu doğru değildi. ‘İsyancılar’, aynı günlerde Musul’u ele geçirmekteydi. Irak askeri Musul’dan kaçtı, 30 polis merkezi ele geçirildi ve 40 milyon dolar değerinde silah ele geçirildi. Musul’da olanlar ABD için büyük bir bozgundu ama ‘zafer’ ve ‘başarı’ haberi vermeleri için iliştirilmiş gazeteciler bunu haberleştirmediği için ABD’nin yaşadığı hezimet hiç yaşanmamış gibiydi.

Ama savaşın propaganda ve enformasyon cephesinde ABD’nin büyük bir sorunu vardı. Batılı olmayan bir medya network’ü, Katar’ın El Cezire’si tıpkı Afganistan’da olduğu gibi korkusuzca Irak’taki korkunç aldatmacaların peşindeydi. Durum o kadar ciddiydi ki, Bush ve Tony Blair’in telefon konuşmalarına konu oluyordu. Artık ne kadarı şaka ne kadarı ciddiydi bilinmez, sonrasında ortaya çıktığı üzere, Bush 2004’te El Cezire’yi bombalamaktan söz ediyordu, Blair’se onu ‘Yapma yapma’ diye sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama zaten Amerikan savaş uçakları çoktan El Cezire’yi vurmuştu. 2003’te network’ün Bağdat ofisi, binanın her cephesi ve çatısı sapsarı ‘Basın’ işaretleriyle örülüyken vuruldu, bir gazetecisi yaşamını yitirdi. 2001’de de kanalın Kabil’deki ofisi vurulmuştu.

Donald Rumsfeld’e göre, El Cezire’nin yayıncılığı ‘kötü niyetli, yanlış ve hoşgörülemez’di. Tabii ki de hoş görülemezdi, zira kanal Orta Doğu merkezli bir network olarak Batı medyasının tekelini kırıyor, her kesimden insana söz hakkı veriyor ve Arap sokağının vazgeçilmezi haline geliyordu. ‘Terör destekçisi” ilan edilen El Cezire, ancak İngilizce kanalının Londra ofisinin kapılarını eski BBC çalışanlarına açmak zorunda kaldığında kendine yönelik acımasız kampanyaları biraz olsun bastırabildi.

Sonra Arap Baharı başladı. 1996’da yayın hayatına başladığından beri çizgisini farklı tutan El Cezire Tunus’la başlayan halk ayaklanmalarını dünyaya canlı olarak yaydı. İngilizce kanalının yayını kapsamlı, profesyonel, çok boyutlu ve etkiliyken, Arapça kanalları bundan daha fazlasını yaptı. Arap kamuoyunu biçimlendirdi. Arap dünyasında asla ağza alınamayan konuları tartışmaya açtı, tabuları yıktı. O güne kadar krallardan, diktatörlerden başka kimsenin sözünü duymamış olan insanları ifade özgürlüğü, eşitlik, adalet, demokrasi gibi kavramlarla tanıştırdı. Ancak Arap halkının kalbini kazanırken Arap yöneticilerin de baş düşmanı haline geldi. İsrail’le gizli kapaklı işleri olanlar, El Cezire’yi siyonist olmakla, terörü finanse edenler terör propagandası yapmakla, kanlı katliamlara imza atanlar kaos çıkarmakla suçladı. Yayınları engellendi, ofisleri kapatıldı, saldırıya uğradı, çalışanları tehdit edildi, kara listelere kondu, tutuklandı.

Nitekim El Cezire, dört yıl önce gerçekleşen kanlı Mısır darbesi sonrası, binlerce darbe karşıtı insanın Mısır şehir meydanlarında öldürülüşünü dünyaya gösterdiği için Mübaşir kanalını kapatmak zorunda kaldı. Mısır’daki çalışanları uydurma suçlamalarla tutuklandı. Bazısı deport edildi, bazısı hapis cezasına çarptırıldı. Dünya onlar için ayağa kalkmadı.

O yüzden bugün Körfez ve Katar krizinin göbeğinde El Cezire’nin de yer alması şaşırtıcı değil. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın Katar ablukasını sonlandırmak için öne sürdüğü 13 şartın içinde El Cezire ve bağlantılı istasyonlarının kapatılması, aynı zamanda Arabi21, Rassd, El Arabi El Cedid (The New Arab) ve Middle East Eye da dahil olmak üzere Katar’ın kurduğu ya da finansman aktardığı tüm medya kuruluşlarının kapatılması başı çekiyor. ‘Özgür Dünya’nın liderlerinden bir tanesi de çıkıp ‘Medyanın sesini kısamazsınız, gazetecileri, televizyonları susturamazsınız,” demiyor.

Neden “Katar’a olanlardan bize ne?” diyemeyeceğimizin göstergesidir El Cezire’nin başına gelenler. El Cezire Batı’nın uluslararası medya hegemonyasını kırmayı başaran tek Orta Doğu network’ü, Arap dünyasında tüm baskılara rağmen susmayan bir ses, bağımsız kalmaya çalışan bir kimlik, bir iradedir. Katar, El Cezire demektir.

Dün bu yazıyı yazdığım saatlerde Körfez ülkeleri Katar’a verdikleri ek 48 saatlik mühletin dolmasının ardından Kahire’de bir araya geldi. Katar her ne kadar “dünyanın uluslararası hukuk çerçevesinde yönetildiğine ve büyük devletlerin küçüklere zorbalık yapamayacaklarına inandıklarını” söylese de, dünyanın böyle zamanlarda nasıl kör, sağır ve sessiz kaldığına çok kez şahit olduk. Göz göre göre yapamazlar denilen o kadar çok şey yapıldı ki, Körfez’in bundan sonraki adımı Katar’ın egemenliğine kast etmek mi olur, ablukayı sıkılaştırmak mı yoksa son darbeyi ertelemeyi sonraya ertelemek mi, tahmin yürütmek zor. Ama Körfez ülkelerinin El Cezire’den eninde sonunda kurtulmayı kafalarına koyduklarına emin olabilirsiniz. Uzun süredir zehirlemeye, sakat bırakmaya çalıştıkları kanala son darbeyi indirildiklerinde, onunla beraber alternatiflerini de alaşağı ettiklerinde, bundan sonra Orta Doğu’da ne olduğu sadece onların kadrajından görülecek. Ve medya cephesinde savaş kaybedilmiş olacak. Dünya için büyük kayıp olacak, yazık olacak.

*****

 

 

  • Yorumlar 2
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.