Medya Arkası (09.07.2017)

Medya Arkası (09.07.2017)
Adalet yürüyüşünün ardından gerçekleşecek büyük miting köşe yazarlarının ana gündemi. İşte buna ve diğer gündem maddelerine ilişkin günün yazıları..

BULUŞMA BUGÜN / MELİH AŞIK / MİLLİYET

 Cumhuriyet tarihinin en görkemli demokratik gösterisi olan “Adalet Yürüyüşü” zafer adımlarıyla son buldu. Bugün Maltepe’de “Adalet buluşması” düzenleniyor. CHP bir milyonun üzerinde katılım bekliyor. Aslında sayı pek de önemli değil. Kemal Kılıçdaroğlu ve on binlerce katılımcı bu yürüyüşün başarısını günler süren yürüyüş sırasında zaten ilan ettiler. Siyasi irade yürüyüşü başlangıç yeri olan Güvenpark’ta durdurmak istedi ama başarılı olamadı. Sonradan atılan onca çamur ve iftira da işe yaramadı. Mutlu sona kazasız belasız 25 günde ulaşıldı.

Katılımcıların ortak görüşü bu hareketin olağanüstü başarılı  bir organizasyon ve disiplin içinde yürütüldüğüdür... Binlerce kişinin ulaşım, su, tuvalet, gıda ihtiyaçları anında karşılandı. Hiçbir provokasyon girişimi başarılı olamadı.

Bundan sonra ne olacak? Ortak talep adeta bir çığlığa dönüşen adalet talebinin etkili gösteriler ve Meclis çalışmalarıyla sürmesi yönündedir. Üstelik sadece yargıda değil hayatın her alanında adalet için mücadele vermeli. Türkiye öyle bir ülke ki...

Gelir dağılımında adalet yok.

Vergide adalet yok...

İşe alımda adalet yok...

Askere alımda adalet yok...

İhalelerde adalet yok...

Sınavlarda adalet yok...

Ücrette adalet yok. Yok oğlu yok...

Adalet talebinin kapsamı yukarıdaki alanlara doğru genişletilmeli...

Toplum Kemal Kılıçdaroğlu’na büyük bir kredi açtı...

Bu krediyi gereğince kullanmak onun becerisine kalıyor...

*****

GENEL BAŞKANDI, ŞİMDİ LiDER OLDU / EMİN ÇÖLAŞAN / SÖZCÜ

Sevgili okurlarım, Kemal Kılıçdaroğlu'nun uzun yürüyüşü sağ salim sona erdi. Binali Bey gibi birilerinin ortaya çıkıp “Bu iş artık kabak tadı verdi, bitirsin” demesinin falan ciddiye alınacak tarafı zaten yoktu.
İktidar kesimi ve onun yandaş havuz medyası pusuda bekliyordu…
Kemal Bey yürüyüşü başlattıktan bir süre sonra şu veya bu gerekçeyle pes edecekti!
En önemli beklentileri sağlık sorunları idi!
O hızlı tempolu yürüyüşte tansiyonu yükselecek, kalbi tekleyecek, nefesi tıkanacak, başına güneş geçecek, üşütecek, ya da ayakları su toplayacak ve makam aracına binip Ankara'ya geri dönmek zorunda kalacaktı.
Sonrasında ise gırgır şamata, alay etme süreci başlayacaktı!
Öyle ya, vücudu idmanlı olmayan, ömrü boyunca belki hiç egzersiz yapmamış birinin bu sürece katlanması ve tempolu yürüyüşü hiç aksatmadan sağ salim sona erdirmesi gerçekten zordu.
Belki yürüyüşün belli aşamalarını makam aracına veya parti otobüsüne binip geçecek ve yine alay konusu olacaktı!

* * *

Doğrusunu isterseniz gazetede biz de endişe ediyorduk.
Gazetedeki arkadaşlarla her gün birkaç kez birbirimize soruyorduk “Bugün durum nasıl” diye…
Bu adalet yürüyüşüne bir anda nasıl karar vermişti, bünyesine nasıl güvenmişti, bugün bile aklım almıyor.
Ama gelin görün ki, karşı tarafın hayal alemi artık yıkıldı. 
Üstelik 15 Haziran'dan bu yana süren yürüyüşün hiçbir aşamasında en ufak bir olay çıkmadı, kimse kimseyi rahatsız etmedi, taciz etmedi, hakaretler savurmadı, bir kişinin bile burnu kanamadı.

* * *

Bir ülkede çeşitli alanlarda sıkıntılar olabilir. Bunların çözümü için çaba harcanır, şu veya bu biçimde çareler bulunur.
Ama bir ülkede adalet sıkıntıya girmişse, hak ve hukuk yok edilmişse, hakimler ve savcılar bile korkutulmuşsa, yargı bütün kurumlarıyla iktidarın emrine sokulmuşsa, iktidarın istemediği doğrultuda karar veren hakimler ve savcılar sürgün ediliyorsa, durum o zaman çok ciddidir.
Türkiye ne yazık ki şimdi bu sürecin tam da göbeğinde ezilip duruyor.
Başkalarını bırakın bir yana, bu durumu tanıdığınız yargı mensuplarına ve avukatlara sorun.
Acaba üzerlerindeki maddi ve manevi yükten bunalmış olan hakimler ve savcılar dahil kaç kişi “Hayır kardeşim yanılıyorsun, Türkiye'de yargımız iyidir ve tarafsızdır”diyebilecektir!
Uzun yürüyüş işte bu “Adalet gerçeğini” ülke gündemine taşımış oldu. 
Bundan sonra da inmesi kolay kolay mümkün olmaz.

* * *

Kemal Bey işte bu konuyu dikkatlere getirmeyi başardı ve gündemi iktidarın elinden aldı.
500 tane basın toplantısı yapsa bile bu sonucu elde edemezdi.
Kendi adıma söylüyorum, hiçbir partinin ve hiçbir genel başkanın militanı, askeri, tetikçisi değilim.
Başarmış olduğu uzun adalet yürüyüşü nedeniyle KemalBey'i içtenlikle kutluyorum.
Ama bundan sonra yapacağı hatalarına, eksiklerine karşı çıkacağım da çok doğaldır.
Eğriye eğri, doğruya doğru!

* * *

Ve burada son bir not daha eklemeyi zorunlu görüyorum:
Kemal Bey 15 Haziran günü Ankara'dan yola çıktığında, benim gözümde CHP'nin genel başkanı idi. Şimdi ise “Lider” oldu. 
Bundan sonrasını nasıl getireceği kendisine bağlı…
Yüzdü yüzdü kuyruğuna geldi.
İşin son aşaması olan bugünkü Maltepe mitinginde de başarılar diliyorum.

 

CHP LİDERİ GERİ DÖNÜLMEZ YOLDA / MEHMET TEZKAN/ MİLLİYET

Adalet Yürüyüşüne bugünkü mitingle nokta konulacak..

Soru şu..

Bundan sonra ne olacak?

CHP Lideri ne yapacak?

Şunu hemen belirtelim.. Yargının bugünden yarına değişmesi, hakimlerin kararlarını geri alması, pardon demeleri beklenmiyor..

Böyle beklenti hayalcilik olur..

Yargı değişmeyecek ama ‘adalet’  tartışması da hiç bitmeyecek..

Her ortamda konuşulacak..

Her karara bu gözle bakılacak..

Her karar tartışılacak..

Türkiye’nin gündeminden düşmeyecek.. 2019 seçimlerinin de başat konusu olacak..

Gelelim ikinci soruya.. CHP lideri ne yapacak?

Bana göre geri dönülmez bir yola girdi.. Madem en önde yürüdü, bu yürüyüşünü 2019 seçimlerinde de sürdürmek zorunda..

En önde giderek..

Bu ne demek?

Cumhurbaşkanı adayı olması demek..

Erdoğan’ın karşısına çıkması demek..

Erdoğan’la yarışa girmesi demek..

Ama CHP lideri getirilen başkanlık sistemine karşı.. Seçime girmesi kabul etmesi anlamına gelmez mi?

Gelmez..

Hem karşı çık hem aday ol; olur mu?

Olur..

Bu mantıkla bakarsak hayır oyu veren 24 milyon seçmenin de 2019’da sandığa gitmemesi lazım..

Cumhurbaşkanı seçimi için oy kullanmaması lazım..

CHP Lideri seçime girer; mesela, adalet vaadiyle girer..

Mesela, sistemi değiştirme vaadiyle girer..

Mesela, Parlamenter siteme dönüş sözü vererek girer..

Evet oyu veren de hayır oyu veren de.. İktidar da muhalefet de şu gerçeği kabul ediyor..

2019 seçimi referandum gibi olacak..

16 nisan anayasa değişikliği referandumunun ikinci turu yapılacak..

Seçim kampanyaları sistem üzerinden yürüyecek..

Evet diyenlerin adayı belli..

Hayır diyenlerin adayı düne kadar belli değildi; Ankara-İstanbul arasında belli oldu..

Çünkü..

Adalet yürüyüşü sadece CHP’lilerin yürüyüşü değildi.. Hayır diyenlerin destek verdiği yürüyüştü..

****

DENKTAŞ’TAN ÖZÜR DİLEYİN! / İSMET ÖZÇELİK/ AYDINLIK

İsviçre'nin Crans-Montana kasabasında devam eden Kıbrıs görüşmeleri sona erdi. Rum kesimi “dayı”larına güvendiği için çıtayı yüksek tuttu. Türk tarafı ise taviz vermedi.

Masa anlaşma sağlanamadan dağıldı. İyi de oldu.

Müzakereler başlamadan bir süre önce KKTC Başbakanı Hüseyin Özgürgün ve KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu ile Kıbrıs’ta yüz yüze görüşmüştüm. Özetle, “Ucu açık görüşme dönemi bitti. Rumlar ya anlaşacaklar ya da herkes kendi yoluna devam edecek” demişlerdi.

Rumlar İsviçre’de anlaşmaya yanaşmazsa bu defteri tamamen kapatacaklarını vurgulamışlardı. Şimdi o noktaya gelindi.

KARŞIMIZDAKİLER RUMLAR DEĞİL

Emekli Büyükelçi Onur Öymen diplomasinin tecrübeli isimlerinden. İsviçre’de yapılan görüşmelerle ilgili olarak, “Görüşmelerde karşımızdaki muhatap Rum tarafı değil. Uluslararası büyük güçler” tespiti yaptı.

Yani, Türk tarafı İsviçre’de BM gözetiminde uluslararası büyük güçlerle mücadele etti. Ama diz çökmedi.

DENKTAŞ POLİTİKALARINA DÖNÜLDÜ

Rauf Denktaş. Kıbrıs’ın kurucu Cumhurbaşkanı. Diğer adıyla Kıbrıs kahramanı. Rumları en iyi tanıyan kişilerden biri. KKTC Başbakanı Özgürgün ve Dışişleri Bakanı Ertuğruloğlu ile görüşürken, sık sık Denktaş’ı anmışlardı. Denktaş’ı örnek alacakları her hallerinden belliydi.

Türkiye Hükümetinin politikalarında da değişiklik vardı. “Yes be anem!” politikası terk edilmişti.

Şimdi ana hatlarıyla Denktaş politikalarına geri dönüldü.

Daha önce, 'Annan Planı' halk oylaması sırasında Denktaş’a neler neler söylenmişti. 'Çözümsüzlük çözüm değildir' diye ne hakaretler yapılmıştı.

Hakaret edenler arasında kimler yoktu ki! AKP’liler, AB’ciler, liberaller, iliştirilmişler…

Şimdi gelinen nokta ortada. Denktaş’tan özür dilemek gerekmiyor mu?

KUŞATMA

PKK harekete geçirildi.

Ege’de silahlar patlıyor.

Doğu Akdeniz Türkiye’ye kapatılmak isteniyor.

Barzani bağımsızlık için yola çıktı.

İlan edilmemiş bir ambargo yaşanıyor.

Ekonomi kıskaca alınmaya çalışıyor.

AP Türkiye’yi baskı altına alma peşinde.

Kıbrıs üzerinden yapılan kuşatma birçok alanda söz konusu.

NE YAPMALI?

Bu koşullarda yapılacak iş belli. İç cepheyi bütünleştirmek.

Peki bizdekiler ne yapıyor?

İç cepheyi birleştirmek bir yana, iç cepheyi bölmek için birbirleriyle yarışıyorlar.

Anlayacağınız sıkıntı büyük. Ama Türkiye Kurtuluş Savaşıyla küllerinden yeniden doğmuş bir ülke. Bu sıkıntıları da aşacaktır.

Bertolt Brecht’in deyişiyle 'En büyük çıkışlar kör çıkmazlarda bulunur'.

Öyle de olacak!

SİYASİ ETİK VE ADALET / GÜNGÖR MENGİ / VATAN

İngiltere Başbakanı Theresa May 13 Haziran gecesi Londra’da 24 katlı bir bina olan Grenfell Tower’da çıkan ve çok sayıda can kaybı olan yangın için halkından özür diledi.

May, gözyaşları içinde  “Başbakan olarak bu başarısızlıktan dolayı özür dilerim” dedi.

Demokratik, insan haklarına ve vatandaşlarına saygılı bir devlette, o devleti yönetenler böylesi büyük ihmaller, hataların olmaması için çalışır, binde bir olursa da özür diler.

Siyasi etik budur. Adalet de önce zirveden “siyasi etik”le başlar.

Örneğin siyasetçilerin, iktidara gelen partilerin “adalet dağıtması gereken yargıyı kontrol altına almaları, tarafsız ve bağımsız olması hayati önem taşıyan mahkemelerin bu yapısını bozmaları” siyasi etik kaygısının kaybolduğunu gösterir.

İngiltere Başbakanı yangın için halkından özür dilerken, Türkiye’de çok daha büyük facialar için “Biz aslında önlem almıştık, kader, bu işin fıtratında ölmek de var” gibi geçiştirici ve şaşırtıcı açıklamalar ve hatta ölenleri, mağdurları suçlu çıkarmak, suçu rakiplerinin üstüne atmak sık rastlanan bir durum.

-Terörist saymak…

Bir başka sık rastlanan durum ise yaşanmış olayları kolayca unutmak, unutturmak veya ders almamak.

Eski Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner “Gülen ve İsmailağa cemaatlerini soruşturan” Erzincan Başsavcısı’ydı. Bir süre sonra gözaltına alındı ve Ergenekon davasında 26 yıl hapis istemiyle yargılandı.

Bugün Milletvekili olan Cihaner bugün de yargının tamamen siyasi iradenin kontrolünde olduğunu söylüyor:

“Biz yargıda, bürokraside Fethullahçı yapılanmaya yıllar önce dikkat çekerken bize ‘terörist’ diyorlardı, bugün ‘hakim ve savcılar siyasi iktidarın ağzının içine bakarak karar veriyor, adalet yok oldu’ diye uyarınca yine ‘terörist’ sayıyorlar” diyor.

-Suçsuzu tutuklamak

“Adalet Yürüyüşü”nü bugün İstanbul Maltepe Parkı’nda yapılacak 1 milyondan fazla vatandaş katılımı olması beklenen mitingle bitirecek olan CHP Lideri Kılıçdaroğlu da:

“Belli yerlere, makamlara, mahkemelere belli kişiler yerleştiriliyor. Bu mahkemeler ‘muhalif biri’ yargılanıyorsa ‘ne kadar ağır ceza verirsem o kadar iktidarın gözüne girerim’ diyor” vurgusunu sık sık yaptı.

Eğer büyük kitleler aynı görüşü paylaşmıyor olsaydı Adalet Yürüyüşü bu kadar ilgi görmez, gündemin ilk sırasına yerleşmezdi. HSYK 2010 referandumundan sonra büyük ölçüde FETÖ’nün eline geçmiş, “kumpas”ın yönetimi kolaylaşmıştı.

16 Nisan 2017 referandumundan hemen sonra ise hakim ve savcılar hakkındaki kararları veren HSYK’nın ismi HSK olurken onu oluşturan üyelerin tamamı “aynı kişi ve onun partisi tarafından” seçilecek şartlara getirildi.

Eğer “bağımsız ve tarafsız yargı” ve onun sağlayacağı “Adalet” gerçekten isteniyorsa, buna neden gerek görüldü?

İktidarlar, yönettikleri toplumun taleplerini, rahatsızlıklarını, duyarlılıklarını gözledikleri sürece güçlenirler, aksi takdirde büyük tepkileri kabul etmek ve çözüm aramak zorunda kalırlar.

Adalet Yürüyüşü, iktidar partisine bu seçeneği sunmaktadır.

*****

ALMANYA’YA BİLE ÜZÜLÜYORUM / MELİH ALTINOK / SABAH

Almanya yanıyor.

Gösteriler G-20 ülkelerinin temsilcilerini ağırlayan Hamburg'da yoğunlaşmış durumda.

Eylemler o kadar şiddetli ve polis o kadar çaresiz ki, bir baba ile oğul arasında geçtiği rivayet edilen şu diyalog, şaka yollu, sosyal medyada paylaşılıyor:

- Baba şu yanan bizim arabamız mı?

- Hayır, yavrum, değil. Bizim arabamız daha ileride yanan.

Yıllardır Almanya'nın ve diğer devletlerin provokasyonlarına maruz kalan Türk halkının bu olaylara tepkisi ise "mütekabiliyet" esasına dayalı.

Yo, sadece sokakta molotoflar plastik mermiler havada uçuşurken evlerinin balkonunda hiçbir şey olmamış gibi neşeyle sarma saran gurbetçi teyzelerimizin görüntülerinden bahsetmiyorum.

Kılıçdaroğlu'nun provokatif yürüyüşününün amacına işaret ederek "İstanbul'a niyet Hamburg'a kısmet" diyen de var...

Almanya'nın PKK-YPG'ye ve FETÖ'cülere verdiği desteği hatırlatarak, "Eden bulur" diye söylenen de...

Elbette ilahi adalet var.

Ama bu olayda da, edenin kim, bulanın kim olduğuna dair kafalarımızda oluşturulan netlik, gerçeğin yansıması değil yine yansımanın gerçeği olabilir.

Zira bugün sokak olaylarının yaşandığı kentler, küresel muktedirlerin safında yer alan bir devlete ait olsa da hedef Alman halkının iradesi.

Tıpkı Nazi Almanya'sında olduğu gibi, Alman halkı sokak şiddeti vasıtasıyla savaş kazanının ateşine canlı odun yapılmak isteniyor.

Amaç, savaş lobisinin dayatmalarını, Orta Doğu politikalarını Alman hükümetinin daha rahat topluma kabul ettirmesine yardımcı olmak.

Sonra güle oynaya geçecek o meclisten, bedelini en çok "ötekilerin" ödeyeceği güvenlik tedbirleri, milyar dolarlık silah alımları... Bazen de talebi şiddetlendirip fiyatları arttıracak ambargolar...

Yani yine karşımızda parasının yanında geleceği de çalınmaya çalışılan bir halk var.

Burada da, orada da, Londra'da, Paris'te, New York'ta, Tahran'da, Moskova'da da...

İsteniyor ki, siyaset sokağın karanlığında, karmaşasında şekillensin. Daha da iyisi dağınık kalsın.

Sağ duyulu, işinde gücünde, yurtsever vatandaş da vandallara, zorbalara, yağmacılara karşı sokağa çıksın.

Çünkü darbe, küresel müdahale ve nihayetinde savaş, iki karşıt grup sokakta karşı karşıya getirilmeden kılıfına uydurulamıyor.

Geziyi, 15 Temmuz'u hatırlayın.

Evet, ben "oh olsun" diyemiyorum.

Umarım, savaş filleri arasında ezilen dünyanın tüm halkları yeni yüzyılın taşlarının oturduğu bu kritik dönemini en az zararla atlatır.

Kuşkusuz bu "inşallah" demekle olacak iş değil.

Halk, Küresel muktedirlerin hışmını çeken siyasi iradesine dört elle sarılmalı...

Gerisi Allah kerim.

*****

GÜNEY KORE-KUZEY KORE SINIRINDAN NOTLAR/ MERVE ŞEBNEM ORUÇ / YENİ ŞAFAK

Asya Siyasi Partileri Uluslararası Konferansı (ICAPP) Medya Forumu’nun 3. toplantısında bir konuşma yapmak üzere Perşembe günü Güney Kore’nin başkenti  Seul’e geldim.

Malum Kuzey Kore balistik füze ve nükleer programını sürdürüyor, testlere devam ediyor. Bazı iddialara göre, Pyongyang rejiminin geliştirdiği füze teknolojisi Alaska’yı vurabilecek seviyeye ulaşmış durumda. Öte yandaysa Trump yönetimi Kuzey Kore’ye karşı sabırlarının bittiğini söylemeye devam ediyor ve Çin’e Kuzey Kore’yi dizginlemesi için baskı kuruyor. ABD Başkanı G-20 zirvesine katılmak için Almanya’ya hareket etmeden önce ziyaret ettiği Polonya’nın başkenti Varşova’da bir kez daha bu konuda konuşarak, bu konuda atacak ‘çok sert adımları’ olduğunu söyleyerek önümüzdeki haftalarda neler yapacaklarına ‘bakılacağını’ söyledi.

Güney Kore’nin çiçeği burnunda yeni devlet başkanı Moon Jae-in ise Beyaz Saray’da Trump’la görüşmesinden birkaç gün sonra Seul’de Barack Obama ile Asya Liderlik Konferansı’nda bir araya geldi; basına Obama’nın Kuzey Kore’nin müzakere masasına döndüğünü görmeyi arzuladığını aktardı. Moon, görevini kötüye kullanmak suçlamasıyla geçtiğimiz aylarda istifa etmek zorunda kalan eski başkan Park Geun-hye’ye göre Kuzey’le müzakereye şimdiden sıcak sinyaller gönderen biri. Kuzey Kore’nin dünyayla bağlantısı tamamen kopmadan önce diyalog kurmak için son bir şansının kaldığını söylüyor. Geçen ay Kuzey Kore Tekvando Takımı Moon’un daveti üzerine Güney’e gelip bir gösteri gerçekleştirmiş, Moon açılış konuşmasında 2018 Kış Olimpiyatlarına ortak bir takımla çıkmayı önermişti. Kuzey Kore bu teklifi şimdilik reddederken Trump-Moon görüşmesi, hem Moon’un bu çıkışları hem de ABD’nin Bölge Yüksek Hava Savunma Sistemlerini (THAAD) yerleştirmesini tam bir çevre değerlendirmesinden geçirene kadar askıya alması sonucu gergin geçmişti.

Genç-yaşlı, öğrenci-siyasetçi konuştuğum G. Korelilerin çoğu, barış isteyenlerin sayısının günden güne arttığını, hatta %80’lere vardığını söylüyor. Ancak bu barış nasıl sağlanacak, işte merak konusu olan o. Zira bazıları Kuzey Kore’ye uygulanan yaptırımların daha fazla sertleştirilmesini, Kim Yong-un’un ancak o zaman dize geleceğini söylerken bazılarına göre olan zaten oldukça zor şartlarda yaşayan Kuzey insanlarına olacak. Seullülere göre Kuzey Kore de müzakere etmek istiyor ama aynı zamanda rejimi koruma peşinde. Güneydekiler Kuzey’de rejim değiştirme peşinde olmadıklarını söylese de Kuzey’in buna inanmakta güçlük çektiğini, nükleer ve füze programının da yaptırımlara karşılık Kim’in müzakere masasında elini güçlendirmek için pazarlık kozu olduğunu söylüyor.

Ancak buna rağmen, Seul sokaklarında dolaşırken ABD Büyükelçiliğinin önünden geçerken THAAD protestosu yapanların sayısının Trump yanlısı protestocuların sayısının yanında oldukça az olduğunu da gözlemliyorsunuz. Örneğin Deoksugung Sarayı’nın önünde karşılaştığım ve aralarına karıştığım bir protestoda, genç-yaşlı öyle coşkulu insanlar gördüm ki, sonunda Kim Jong-il öldüğünde yerlere kapana kapana ağlayan Kuzey Koreliler kadar savrulmuş olduklarını düşünmedim değil. Söz konusu eylemciler yeni Başkanı protesto ederken ellerinde Amerikan ve G. Kore bayraklarıyla Trump ve eski Başkan Park’ın fotoğraflarının olduğu posterler taşıyordu. Orada aynı zamanda yaptıkları anmanın arka planını öğrendiğimde ise, meselenin ne kadar derinlere indiğini fark ettim.

Kısaca anlatayım: Güney Kore Devlet Başkanı Park Chung-hee 1979’da koruma müdürü ve aynı zamanda istihbarat şefi olan Kim Jae-gyu tarafından öldürülür. Ardından G. Kore önce istikrarsızlığa sürüklenir, bir süre sonra da General Chun Doo-hwan 1979 darbesini yapar. Darbenin ardından Güney Kore’nin güney tarafındaki Gwangju’da 18 Mayıs 1980’de, kimine göre isyan kimine göre demokratik protesto, büyük olaylar çıkar. Chun Doo-hwan bölgeye asker göndererek olayları kanlı şekilde bastırır. 200 kişi ölür, binlerce yaralı vardır. Olaylar sırasında Gwangju’da siviller de silah bulup 40 kadar asker/polisi öldürür.

Aralarına karıştığım protestoculara göre Gwangju’daki olay isyandı ve arkasında Kuzey Kore vardı. Ancak hem ölen o askerleri/polisleri anar hem de Trump yönetimiyle çok daha güçlü bir ilişki isterlerken bununla kalmayıp yer yer Kuzey Kore’yi yok etmeyi istediklerini gayet iyi anlaşılıyordu. İşin daha da ilginçleştiği kısım ise şurası: Kuzey’e sıcak mesajlar verdiği için Başkan Moon’a kızarken, Brezilya’da Dilma Rousseff’in görevden azledilmesini andıran özellikler taşıyan bir şekilde görevden ayrılmak zorunda kalan eski Başkan Park hem Kuzey’e karşı tavrından dolayı bu eylemciler için hala önemli hem de 79’da suikasta uğrayan Park Chung-hee’nin kızı.

Kendimi bu eylemin içinde bulduğum Cumartesi gününün sabahını BM, Kuzey Kore ve Çin arasında 1953’te savaşı sona erdiren ateşkes anlaşmasının imzalandığı Panmunjom’daki fiili sınır kasabasında geçirmiş olmamsa, bizim dertli coğrafyamıza çok uzak olan bu coğrafyanın dertlerini anlamama katkı sağladı. Muson yağmuru altında, meşhur ‘38. Paralel’in yerini alan 250 km uzunluğunda ve 4 km genişliğindeki silahsızlandırılmış bölgenin tam ortasında iki taraf arasındaki görüşmelerin yapıldığı odalara girip öteki kapının açıldığı Kuzey Kore tarafına bakarken, anlatılanları dinlerken, Soğuk Savaş’ın hiç form değiştirmemiş, hatta belki daha da aşırıya gitmiş şekilde bu noktada ayakta kaldığını aklımdan geçirdim. Hıristiyan Batılı dünya, ateist komünizme karşı ‘ön cephedeyiz, düşmanla yüz yüzeyiz’ diyordu bize, acaba karşımızdaki askerlerin yanına gidebilsek ne anlatırlardı?

Bu sınırdan uzaklaştıkça Soğuk Savaş’ın iki cephesinin de değişim geçirdiğini, komünistlerin kapitalist serbest pazara girerek yumuşadığını, ‘özgür dünya’nınsa kendi içinde ‘sol’a yaklaşmak ve ‘değerlerine tutunmak’ arasında gidip gelen yoğun bir iç tartışma geçirdiğini düşündüm. Ama özünde süper güçler arasındaki mücadele form değiştirmeye çalışsa da hala sürmekteydi ve Panmunjon’daki paranoya hali bunun en açık göstergesiydi.

  • Yorumlar 2
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Günün Karikatürü
    Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş