Medya dağı efsanesi

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Yirmi yıl önce yazdıklarını unutup, ‘Nuh’un Gemisi bulundu’ haberine balıklama atlayan gazeteler, sadece üç beş tahta parçasının değil Türkiye’de yapılan gazeteciliğin de müzelik olduğunu ispatladı
Yahudi’nin birine tokat atan adam hakim karşısına çıkarılır:
-Neden vurdun?
-Bunlar İsa Peygamberi çarmıha germişler...
-İyi de bu kaç bin yıl önce olmuş..
-Valla ben dün duydum...
Vatan’ın dün büyük bir coşkuyla  “Nuh’un Gemisi bulundu” manşetini atması da buna benziyor. Fıkra gibi yani...
Yahu bu kaçıncı bulunuşu, bu kaçıncı “bütün zamanların en büyük arkeolojik keşfi” ?.. Velev ki orada bir gemi vardı; şimdiye kadar toplanan “enkaz kalıntıları”nı birleştirdiğinizde, değil gemi, gemicik filosu inşa edersin... Zaten bu gidişle Nuh’un gemisi değil kruvazörü bulacağız gibi bir hisse de kapılmıyor değilim.
Bulmayan kalmamış
1254; Ermeni Hayfan, 1835; Rus Edebiyatçı Puşkin, 1876; Sir Briyce, 1916; Rus pilot Roskovskiy, 1949: Amerikalı arkeolog Smith, 1954 Amerikalı Libi (ki son tırmanış deneyiminden sonra soluğu Doğu Beyazıt’ta bir camide alarak Müslüman olduğu söylenir!), 1959; Yüzbaşı İlhan Durupınar... Ağrı’dan çiçek soğanı götürdü diye Paris Park ve Bahçeler Müdürü yapılan Fransız Tournefort... Ayda yürürken, ilahi bir sesin kulağına Türkiye’nin doğusuna gidip Nuh‘un Gemisi‘ni aramasını öğütlediğini söyleyen Apollo 15 astronotu James Irwin... Kimi rüyasında, kimi karlar altında, kimi karadan, kimi havadan ama şu fani dünyada Nuh’un Gemisi’ni bulmayanın hatırı kalmış arkadaş... ABD’li Marvin Steffins gemiye ait olduğunu iddia ettiği parçaları yurtdışına kaçırınca (!)  dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu en veciz biçimiyle özetlemiş olayı: “Irwin Ay’a inerken üşütmüş olabilir!.. Steffins ile öteki araştırmacılar ise para amacıyla senaryo yazmışlar... (1984)”
Hafıza kaybı yaşıyorlar
Hadi Vatan’daki arkadaşlar olayın seyrinden bi haber... Ya aynı haberi arka kapak yapan Milliyet! Açsalardı eski sayılarını, yeniden aramaya bulmaya gerek yoktu ki, Telçeker’de “bulunmuşu” vardı... Demek ki iş gazete arşivini internet ortamına yüklemekle bitmiyor... O sanal belleği harekete geçirecek organik bir beyin de bulundurmak gerekiyor gazete bünyesinde... Hormonsuz, o toprakta şekillenmiş, oraya kök salmış ve köklerine bağlı bir beyin... Ki 15 yılda bir mükerrer manşet atamasın gazeteyi yönetenler!  Dur kardeşim, biz bu haberleri yirmi yıl önce yapıyorduk diye uyarabilsin...
Bizim gazete de çok sık konuştuğumuz bir konuydu bu; sohbetlerimizde çok sık vurgulanırdı bir gazetenin “hafıza” ihtiyacı.
Hafıza derken, elektronik bir aparat değil kastettiğim... Genel Yayın Yönetmeni’nin getireceği ekibe yer açılacak diye, yeni gelen bilmem ne müdürü “gözünün üstünde kaşın var” vari sudan sebeplerle taktı diye, patrona yük olmaya başladı diye,onun aldığı paranın onda birine tıfıl muhabir çalıştırmak karlı diye, az insan, çok teknoloji diye... Ne bileyim işte binbir mazeretle “gönderilen” tecrübeli/emektar gazetecilerden söz ediyorum...
Sen futbol kulübü yönetmiyorsun ki her sezon yıldız transferler, sıfırdan kadro yaparak şampiyon olasın... Gazete de golün büyüğünü doksandan yiyor ama işte böyle 1990’dan, 80’den, 70’ten, 60’tan... Yazıişlerinde son on yılı, yirmi yılı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçirebilecek birini tutma ihtiyacı hissetmeyince, postmodern gazetecilik iflas bayrağını çekiveriyor işte...
‘Hepimiz tufandan geldik’
Ben mevcut Kültür Bakanından da, Taşçıoğlu’nunkine benzer, “yok devenin bale pabuçları” türü (sanatsal yönü de olan) bir tepki beklerken, bir de ne göreyim... Bizim devlet erkanı, Vali Yardımcısı, Turizm Müdürü, Kaymakamlık Yazıişleri Müdürü filan yememiş içmemiş “Nuh’un gemisini bulduk” demek için Hong Kong’a koşmuş!
Üç gün sonra “Özürlü Taksim tayfası” Ağrı’nın eteklerini mesken tutup, “Hepimiz tufandan geldik” derlerse, aradıkları boncuğu bulmuş olurlar herhalde...
Bir de Hong Kongluları fahri hemşehri yapmışlar. Van Gölü canavarının peşinde ömür tüketen “Sırların Efendisi” Saadettin Teksoy’un suçu neydi söyler misiniz?
1999’da “Nuh’un Gemisi Derneği” Amerikan gazetelerine ilan vererek “31 Aralık 2000’e dek Nuh’un Gemisi’ni keşfedene 1 milyon dolar ödül vereceğiz” demişti, acaba 10 yıl opsiyonluydu da, bunlar o “defineci” ekipten mi diye bir kurt da düşmedi değil içime...
Ama bana asıl “hadi oradan, hadi oradan” dedirten... “Ağrı Dağı Anamolisi” diye bir dosya açarak 1959’dan bu yana konunun fiilen üzerinde çalışan CIA bulamadı da, bir grup Çin’li buldu bu gemiyi kardeşim?
Eşyanın tabiatına aykırı... Zaten bütün dünya ekonomisini ters yüz ettiler diye gıcıklar adamlara; kitaplar, filmler, lobi faaliyetleriyle sektörel alt yapısını hazırladıkları bu işi yedirirler mi elin Çinlisine?
Üstelik siz “Elimizde efsanevi Nuh’un Gemisi’ni bulduğumuza dair güçlü kanıtlar var” diyen bilim adamı gördünüz mü bugüne kadar? Efsaneviyse nasıl buluyorsun demezler mi adama?
Maksat “efsane”yi realize etmekse ayrı tabii.
Ağrı’yı ‘Ararat’laştırmak
Açıklamada baklayı ağızlarından çıkarmışlar zaten; “yüzyıllardır süren ulusal ideolojik farklılıkları bitirecek”lermiş...
İzleyecekleri “bilimsel” yöntemi merak ediyorum; Ermeniler’in kendi “türeyiş” destanları olarak benimsedikleri “efsane”ye dayanarak ortaya attıkları ipe sapa gelmez tezleri mi meşrulaştıracaklar...
Ne hayal ediyorlar... Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın akın akın Ağrı’ya gelerek, kendilerini Rus, Alman, Türk, Fransız, Arap vs. sanıp “Ermeni kökleri”ni inklar ettikleri için günah çıkarmalarını mı?
Nuh’un gemisini Ağrı’dan çıkarma takıntısının alt metnini, tufandan sonra Ağrı’da çoğalarak dünyaya yayıldıklarına inanan Ermeniler’e, “Ani” gibi, “Akdamar” gibi yeni ve motivasyonu çok daha güçlü bir “tapınak” hatta “vatan” yaratma çabasından başka neyle doldurabilirsiniz söyler misiniz?
Ne diyorlardı bugüne kadar; “Ermeniler’e Ağrı’yı verseniz de almazalar çünkü o zaman Ararat’ı kaybedeler.”
Kendini dahi sanan birileri “O zaman Ararat’ı verelim” demiş olmasın sakın...
Medyanın büyük bir coşkuyla sahiplendiği on bininci Nuh’un Gemisi bulundu haberine bir de buradan bakmalı belki...
Gerçi neresinden bakarsanız bakın karlı iş; kilisesi, derneği, vakfı, tur şirketi, tercümanı, tarihçisi, filmcisi, yazarı... Birileri çok  kazanacak çok...

‘Öyle sindirilmişiz ki, soru sormaya tırsar olduk’
Bugüne kadar hiçbir şey saklı kalmadı da, ne oldu da, bu iki olay gizli kalabildi?
Ağızlara bu kadar fermuar,
milletin kulağına da bu kadar mil çekildi?
İsterseniz filmi başa sarıp bir kere daha seyredelim.
Hoş, karanlık bir ekrandan başka bir şey görmeyeceğiz ama sırf hafıza tazelemek için o eziyete bir kere daha katlanalım.
Saflık yine bizde kalsın.
Mal ve nal toplayanlar sustu
Ülkenin Başbakanı ve Genelkurmay Başkanı Dolmabahçe’de bir araya geldi.
Uzun uzun konuştu.
Baş başaydılar. İşlerine geldiği zaman, daha görüşme devam ederken, dışarı laf yetiştiren çevreler suspus.
Sonra ülkenin gazetecileri sormaya başladılar. Gazeteci dediysem merak edeninden söz ediyorum.
Ergenekon’da, askerle ilgili valiz valiz mal ve nal toplayan arkadaşlar nedense hiç merak etmedi.
Orada ne konuşuldu? Askerin milletinden, Başbakan’ın seçmeninden sakladığı şey neydi?
Biz yetmedik, siyasetçi sordu. Yani halktan oy alan, milli iradenin bakiyesi olan kesim.. O da öğrenemedi. Sonra ekibe ülkenin Cumhurbaşkanı da katıldı.
Bu defa Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı bir araya geldi.
Biri saraydaydı, öteki Köşk’te.
O sabah savcılar, ordunun neredeyse yarısını toplarken, Çankaya’da bir şeyler konuşuldu.
Ergenekon’daki geveze Türkiye, nedense birden dünyanın en ketum memleketi haline geldi. Yine ses seda yok. “Hey orda kimse var mı” diye bağırdık çağırdık. Yani bizler bağırdı çağırdı demek istiyorum.
Tribündeki kaynana zırıltısı
Hayret çıt yok.
Ergenekon tribünlerindeki kaynana zırıltısı, o uğultu, tezahürat birden kesildi.
İnsan bir 23 Nisan tahayyül ediyor, Başbakan gazeteciyi karşısına oturtmuş, “İstediğini sor, istediğini sorma” diyor.
Öyle sinmiş, öyle sindirilmişiz ki, anında tırsıp, ikinciyi tercih ediyoruz.
Ne fark eder ki, neticede, ikili görüşmeyi öğrenemiştik, üçlüyü de öğrenemedik.
Böylece sonradan icat edilmiş o çakma Türk atasözü de silinip gitti. İki Türk bir araya gelince parti kurar, üç kişi olunca klikleşir. Demek ki menfaat güçlüyse, üç değil, beş-on, yüz bin kişi bir araya gelse, aradan su sızmıyormuş.
BDP’ye ne vaat ediyorlar
Şimdi üçüncü meçhule doğru bir gemi kalkıyor aynı limandan.
Anayasa değişikliğinde, eksik üç-beş oy için BDP ile bir şeyler konuşuluyor. Oy vermeyeceğiz diyenler birden oy veriyor. Ne konuşuluyor, bir şey vaat ediliyor mu, vaat ediliyorsa ne vaat ediliyor, edilmiyorsa, ötekiler neden fikir değiştiriyor onu da bilmiyoruz. Belki de hiç bilemeyeceğiz. Çünkü nehir kenarından gelen sorular, haydan gelip suya gidiyor. Öteki desen merak edip sormuyor. Daha doğrusu merak etmeye bile cesaret edemiyor. O nedenle, Türk siyasetinin bu dönemi üç bilinmeyenli bir denklemdir. O söylemedi, öteki sormadı, biz ise işitmedik.
 Ertuğrul Özkök / Hürriyet

***

Bunu yazanı duy da inanma
‘Bu nasıl bir Müslümanlıksa, kaynağı belirsiz servetler, yolsuzlukları örtmek için yapılan işbirlikleri, bugün ak dediğine yarın kara demek, çetelerin yakalanmasına yol açacak olayları ‘fasa fiso’ diye küçümsemek, medyayı susturmaya çalışmak, bu Müslümanlara mubah. (...) Onlar gibi olmayı mı Müslümanlık olarak sunuyorsunuz bize, laikliği savunanlara, [onlara] benzemedikleri için mi kızıyorsunuz? Bu iktidarın Türkiye’yi bir karanlığa sürüklediği açık... Biz gücümüz yettiğince buna karşı çıkacağız. (...)’
Nedim Şener’in ‘Uğur Dündar: İşte Hayatım’ kitabında gördüm bu yazıyı... 21 Kasım 1996’da yılında Yeni Yüzyıl’da kaleme alınmış. Dün din ve yolsuzluklar konusunda bu kadar cesur yazılar kaleme alan, bu duruma sert bir şekilde karşı çıkan Ahmet Altan, bildiğiniz gibi bugün kendi gazetesini çıkartıyor. İster istemez merak ediyorum: Taraf’a bavulla bırakılan begelelerin arasında yolsuzluğa dair hiç mi bir sayfa yok?
Özel haber muhabirleri hiç mi bu dönemin yolsuzluklarını araştırmak, ‘ıslak imzalı’ Deniz Feneri belgelerini manşetlere taşımak için hevesli değil?  Oray Eğin / Akşam

***

 ‘At Odası’ gibi bir şey
Başbakan’ın komutuna rağmen yazarların çoğunlukla AKP dediğini, Odatv’den aktarmıştık. Okurumuz bu talebin saçmalığını şu sözlerle anlatıyor: “Kısaltmanın kuralı vardır. Ankara Ticaret Odası’nın kısaltılmışı ATO, İstanbul Ticaret Odası’nın kısaltılmışı İTO’dur. Özür dileyerek: ATO’ya At Odası,  İTO’ya İt Odası dersek çok komik olmaz mıyız? AKP de Ak Parti değil AKP’dir...” Melih Aşık / Milliyet

***

Bedelliciler iyice azıttı
Aylardır gazete yazarlarını “taciz” ederek “çirkin” bir propaganda yürüten “bedelliciler” hayal kırıklıklarının acısını giderek küstahlaşan ve hakarete varan mesajlarla çıkarmaya çalışıyorlar. Bu gözü dönmüş paralıların herkese nasıl hakaretler yağdırdığını sizler de öğrenin. Mesajlardan biri öfke kusuyor; “Hepinizin Allah belasını versin. Yüce Rabbim her türlü kötülüğü ve felaketi üzerinize yapsın” diyor.  Yine tek tornadan çıkmış gibi gelen mesajlarda şöyle bir daha bölüm var: “AKP hükümetine sesleniyoruz. Bu millet size elinizdeki yetkiyi Genelkurmay Başkanı’nın gölgesinde hareket edin diye vermedi, ülke kaynaklarını Genelkurmay’ın isteği dogrultusunda israf edin diye görevlendirmedi.” İster misiniz bedelli isteyenler AKP hükümetini düşürsünler.
 Can Ataklı / Vatan

***

Ben kolay unutmam...
Samsun’da Ahmet Türk’ün burnunun kırılmasına neden olan saldırıdan sonra Emniyet Müdürü görevden alındı. Daha önce de Bilecik Emniyet Müdürü, Başbakan Erdoğan’ın yeğeni saldırıya uğradı diye görevden alınmıştı. Merak ediyorum: l Kayseri’de Enerji Bakanı Yıldız’ın burnunun kırılmasına yol açan saldırıdan sonra Emniyet Müdürü görevden neden alınmadı? l Van’da Baykal’a yönelik saldırının ardından Emniyet Müdürü nasıl olup da koltuğunu koruyabiliyor?
İşte benim tahminim: Kayseri Emniyet Müdürü’nü görevden almaya güçleri yetmez, çünkü torpili büyük olasılıkla Cumhurbaşkanı. Van Emniyet Müdürü’ne de güçleri yetmedi, onun da torpili  Hüseyin Çelik. Güçleri Samsun ve BilecikMüdürlerine yetti, çünkü onların arkaları yok ya da varsa bile bu hükümette işe yaramıyorlar!
Mehmet Y. Yılmaz / Hürriyet

***

Sırada Lale Bayramı var
Memlekette demokrasi öyle gelişti ki, Ermenilerin soykırım iddiası için Taksim Meydanı’nda “tören” düzenlendi ve “soykırım yapan”ların torunları katlettikleri Ermenilerin torunlarından özür diledi! Meşhur sinema oyuncularından Lale Mansur’un sözleri, duygusal anlar yaşanmasına neden oldu. Lale Mansur’un, belediyeden Lale Bayramı’nda da konuşma yapma teklifi aldığı öğrenildi.  
 l Deniz Som / Cumhuriyet

MİNİ YORUM
Olağan fırça

Başbakan’ın gazetecilere haftalık olağan fırçasının konusu bu sefer Siirt’te yaşanan insanlık dışı olayları haber yapmış olmalarıydı. İşin içinde biraz ‘hanımköylülük’ de var mıdır bilemem, yani minicik bebeklere yapılan işkencede bile “bölgecilik”, “hemşehricilik” yapılır mı; bu kadarına ihtimal veremem... Sadece şunu sorabilirim:  Yönettiğiniz ülkede bütün bunların yazılabiliyor olması, yaşanabiliyor olmasından daha mı vahim?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları