Medyayı pek sallamadı

Selcan TAŞÇI

Elazığ’daki depremde onlarca insan öldü ama ateş yine düştüğü yeri yaktı. Siyasiler programlarını değiştirme gereği duymadı. Gazeteler ise trajedinin boyutunu “kerpiç”ten manşetlerle sınırlandırdı

Cumhurbaşkanı Ekvador Büyükelçisi’ni ağırladı.
TBMM Başkanı Pakistan Ulusal Meclis Başkanı’yla biraraya geldi.
Başbakan Suudi Arabistan’da Kral Faysal Ödülü’nü aldı.
Siyasi parti liderleri ’grup’taydı.
Deprem riski en yüksek şehrin Belediye Başkanı Kadir Topbaş kokteyle katıldı.
Haiti için Taksim’de konser düzenleyen sanatçılar defile izledi...
Bazı gazete ve televizyonların tutumuna bakıp “yuh artık” diyoruz demesine de...
Depremin ikinci gününde, insanlar enkazların arasında soğuktan tir tir titrerken gazetecilerin elinde Cemil Çiçek’in “Yıkanı yaparız” sözünden başka  ne vardı allah aşkına?
Ne yapsın benim medyam(!)
Onlar da “kerpiç”ten manşet inşa edip gerisini koyverdiler;
“Ergenekon”a, Oscar’a, dedikodu darbesine, üçüncü sayfa haberine sığınmaya devam ettiler...  Bir iki kişi dışında konuyu bir makale konusu yapma gereği duyan dahi çıkmadı.
Belki terör saldırılarından sonra olduğu gibi “bunları fazla büyütmeyin” telkini gelmiştir yukarılardan...
Veya korkmuşlardır “karamsar”
habere tahammülü olmayan İbrahim
Şahin TRT’de okutmaz mokutmaz
manşetlerini...
Size çok garip gelecek ama; bütün felaket günlerinde olduğu gibi dün bir kez daha “tek kanallı televizyon ve radyo”  günlerini özledim.
Çünkü o eski günlerde TRT hemen olağan yayın akışını keser, felaket bölgesinden haber verirdi. Eğlence programlarını yayınlamayı ayıp sayardı. Böylece; yaşanan felaketten herkesin haberi olur; acı ulusallaşırdı...
Şimdi; teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanıyoruz...
Ülkemizde yüzlerce ulusal ve yerel televizyon kanalı, binlerce de radyo var...
Ama demokrasinin olmazsa olmazı sayılan bu “çok sesliliği”, “duyarsızlık”  olarak yaşıyoruz!
O yüzlerce televizyon, binlerce radyo; başka ülkelerde “ulusal yas” ilan edilebilecek olaylarda bile, göbek attırmaya devam ediyor!
İşin ilginci; onlarla girdiği rekabet; TRT’yi de  “yoldan çıkarmışa” benziyor!
Dün sabahın erken saatlerinde meydana gelen Karakoçan depremi sadece haber kanallarının yayın akışlarını değiştirdi... Devletin TRT’si ise; bu ülkedeki bütün duyarlı vatandaşların büyük bir acıyı damarlarında hissettiği o saatlerde, türkü ve şarkı yayınlayıp, şenlik yapmaya devam etti!
Ulusal bilinç; ulusal coşkuların ve acıların paylaşılmasıyla artar...
Eğer bir “kamu yayın kuruluşu” ; bu coşkuları ve acıları paylaşamıyorsa, “ulusal” olamaz...
O nedenle; artık bu duyarsız kuruluş için elektrik faturalarımdan para ödemek istemiyorum! 
Mustafa Mutlu / Vatan

Başkan’ın tek bildiği öleceğimiz
Elazığ depreminde yakınlarını kaybeden ve zarar gören tüm yurttaşlara geçmiş olsun diyoruz...
İstanbul’a geliyoruz... Belediye Başkanı Kadir Topbaş dün diyor ki:
- Depremin ayak seslerini duyuyoruz...
Peki ne önlem alıyorsunuz? 
Bir depremde kimse ne yapacağını bilmiyor. Bir seferberlik planı yok. O kıyamet gününde eşi görülmemiş bir kaos yaşanacağı belli. Anakent Belediyesi en azından askeriye ile birlikte bir deprem sonrası kurtarma organizasyonu da mı yapamaz? Yaptığını duymadık. Kadir Bey sadece depremde 30 bin kişinin öleceğini bildiriyor...
Ne demişti Deprem Dede:
- Depremle birlikte yaşamaya alışmalıyız...
Yeni sloganımız da belli oldu:
- Depremde ölmeye alışmalıyız...
 l Melih Aşık / Milliyet

Elazığ depreminde halkın yardımına ilk koşanlar jandarma askerleriydi. Hani şu kendi halkını kurşunlayan, yakan, sonra kuyulara atıp üzerine asit döken jandarma askerleri. Her nasılsa, bunları iddia edenlerden önce gitmişlerdi enkaz altındaki vatandaşları
kurtarmaya...
Can Ataklı / Vatan

Kızım sana söylüyorumgelinim sen anla mı?
Ahmet Hakan ABD’nin, terörist ilan ettiği Hükmetyar’la ince işlerini hatırlatmış: “Aynı ABD, Afgan direnişi sırasında Hikmetyar ve benzeri direniş lideriyle iş tutmadı mı? Onlara silah yardımı yapmadı mı? Hatta Türkiye gibi stratejik müttefiklerinin direnişe destek vermesini teşvik etmedi mi? Hatta bugün Hikmetyar’ın da destek verdiği Taliban’ı, ABD yeşertmedi mi? Hatta Usame bin Ladin’in palazlanmasında ABD’nin parmağı yok mu?
Öküz ölüp ortaklık bozulunca... Hikmetyar azılı terörist oluverdi...” Bu satırlardan, Hikmetyar’ın dizinin dibinde, eteğine dayalı vaziyette poz vermişliği bulunan Erdoğan’a kızım sana söylüyorum gelinim sen anla mesajı da çıkmıyor mu?

Organize Oscar’ı
‘The Hurt Locker’ 6 dalda ödül aldı. Irak’ta görevli bir bomba imha ekibinin öyküsü, finaldeki ‘Kahraman Amerikan Ordusu’ söylevlerine bağlandı. Bazıları önemli detayı atlayabilir ama, En İyi Erkek Oyuncu Jeff Bridges’in Country Şarkıcısı’nı oynadığını da hatırlatalım. Doğrusu, kendi adımıza en iyi senaryo ödülünü bu yılki organizasyona verenlerdeniz. Dünyada her yere burnunu sokup, başı dertten kurtulamaz konuma gelen ABD yönetiminin, böylesi bir moral motivasyona ihtiyaç duyduğu anlaşılmakta. Irak’taki bomba temizleyicileri masalının, gösterildiği her ülkede ‘Örtülü propaganda görevi’ni yerine getireceğine inanıyoruz. l Burhan Ayeri / Akşam

Kara propagandanın yeni adı Veda
Mustafa ve Nefes filmleri gibi sol gösterip sağ çakan bir kara propaganda filmi daha: Veda. Eski solculardan Ömer Zülfü Livaneli’nin “eser”ini Aziz Naci Doğan yorumluyor:
“120 dakikalık filmde Milli Mücadele yok, cepheler yok, tek bir Meclis sahnesi yok, devrimler yok. Filmin bir yerinde ÖZL, Salih Bozok’a, bugünün iktidarına destek kabilinden ’Bu topraklarda bir zamanlar Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Ermeni’si, Yahudi’si hep bir arada barış içinde yaşardı. Ama artık maalesef’dedirtiyor ki adı da dili de belli olan bir ulus devleti kurmuş devrimcilerin söyleyeceği söz müdür bu? Sevgili Mustafa Kemal Paşa’sına ‘Mustafa Abi’ diye seslenen bir Fikriye Hanım mı istersiniz yoksa Çankaya Köşkü’ne Paşa’sını görmeye gelmiş Fikriye Hanım’ı neredeyse tekme tokat kovan bir Yaver Rüsuhi Bey mi? Latife Hanım’ın ‘Arkadaşların bitti şimdi de askerlerle mi dostluk ediyorsun’ çıkışı karşısında hemen oracıkta kalp krizi geçiren Gazi Mustafa Kemal Paşa mı? Güvenli hiçbir kaynakta rastlanmamış, zücaciye dükkânına girmiş fil sahneleri perdede birer birer akıyor! ÖZL’nin ’72 milyon varsa 72 milyon da Atatürk algılaması vardır’kalıp sözüne tek bir yanıt verilebilir ancak: Hadi canım sen de!”
l Deniz Som / Cumhuriyet

TRT 6’yı es geçersiniz artık...
“AKP Q klavyeye savaş açtı...”
Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı derler ya, tam o misal.
Habere göre, okullardan başlanarak kamu kurum ve kuruluşlarındaki bütün Q klavyeler toplanacak, yerine “Türkçe yazmaya” elverişli F klavyeler konulacakmış.
Önce AB’ye uyum diye, sonra da “Demokratikleşme paketi”nde, alfabeye Q, X, W harflerinin eklenmesini gündeme getiren kendileri olmasa inanacağız! (Bilgisayar işi yapan bir hısım-akraba haberi patlarsa şaşırmayın!)
Ama ben asıl şunu merak ettim;
Madem bu klavye yenileme operasyonundan bütün kamu kurumları nasibini alacak; sıra TRT’ye geldiğinde ne olacak acaba?
Örneğin TRT 6 da diğer kamu kurumları gibi “Türkçe” F klavyeye mi geçecek, yoksa Q’yla “yoluna devam”mı edecek? AKP’liler “Türkçe” yazmasına gerek olmayan kamu kurumları yarattıklarını unuttular galiba!

Ne olmuş liberal değilse?
Anadolu Ajansı’ndaki son görev değişikliklerini “karşı kadrolaşma” olarak yorumlayan bir internet sitesi, Haber Dairesi Başkanlığı’na yapılan atamayı şöyle eleştiriyor:
 “Ömer Dişbudak dışarıda yani AK Parti çevresinde kendisini her yönden liberal olarak tanıtan bir isim. Ancak Dişbudak’ı AA çalışanlarına sormak gerekiyor.”
Atamalarla yapılan, AKP kadrolaşması mı, yoksa o maskeyle tam tersi bir yapılanma mı inşa ediliyor meselesi başka bir yazı konusu. Trajik olan, yandaş medyanın pervasızlığını “Siz bunu liberal sanıp terfi ettiriyorsunuz ama sizden değil” diyebilecek boyuta vardırmış olması...

‘Biz kaçıyoruz, gizli tanıklar kovalıyor’
Geçen salı sabahı Star Haber’de Uğur Dündar yönetiminde toplantıdayız... Özel haber müdürümüz Turgut Erat, “Erzincan Başsavcısı’nın içeri tıkılmasına vesile olan gizli tanıklar telefon etti, söylemedikleri laflar tutanağa geçirilmiş, ifadeler palavraymış, Star Haber’e çıkıp anlatmak istiyorlarmış” dedi...
Çarşamba sabahı toplantı halindeyiz, Uğur Dündar’ın asistanı Türkan içeri girdi, “Gizli tanıklar arıyor, itiraflarda bulunacaklarmış” dedi.  Perşembe sabahı toplantıdayız, Ankara haber müdürümüz Esat Pala, “Gizli tanıklar 38 defa filan telefon etti, illa yüz yüze Uğur Dündar’a anlatmak istiyorlarmış” dedi.
Cuma sabahı toplantı halindeyiz, güvenlikten sorumlu olan arkadaşlar aradı,  “Gizli tanık olduğunu söyleyen birileri geldi, Uğur Dündar’la görüşmek istiyorlar”  dedi...
Cumartesi sabahı toplantıya girmiyoruz... Bülteni hazırlayan Nazlı Öztarhan geldi,  “Gizli tanıklar aradı, görüşmek istiyorlar” dedi.
 “E-ee?” dedik...  “Lütfen savcıya gidin, ne biliyorsanız savcıya anlatın dedim” dedi... 
Biz önde... Gizli tanıklar arkada. Mevzu komediye döndü. Kaçıyoruz, kovalıyorlar. Ve, pazar sabahı... Haber koordinatörümüz Mustafa Sağlamer aradı,  “Gazeteleri gördün mü?” dedi. “Yo-oo” dedim.  “Gizli tanıkların çarşaf çarşaf fotoğrafları yayınlanmış, internet sitelerinde de var, adamları ruh gibi takip etmişler, güya ifadelerinin değiştirilmesi için baskı yapılıyormuş, eğer görüşseydik veya binadan içeri alsaydık, yanmıştık”  dedi.
Eğer  “hukuka” inanmasaydık,  “gazeteciliğin sınırlarını”  bilmeseydik, tıpış tıpış kapımıza gelen ve hatta peşimizden koşan gizli tanıkların üstüne balıklama atlasaydık, şu anda yandaş medyanın manşetlerine “ampul”  gibi konmuştuk!
Yılmaz özdil / Hürriyet

Adaletin işi ‘rastlantı’ya kaldı
Gazeteport internet sitesinde İhsan Demir’in çarpıcı bir haberi vardı. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman, pek çok general ve subayın tutuklandığı gün, Boğaz kıyısındaki Four Seasons otelinde İstanbul Başsavcı vekili Turan Çolakkadı ve Ağır Ceza Mahkemesi Nöbetçi Hakimi Ali Efendi Peksak ile biraraya geliyor.
Devlet Memuru Kahraman’ın kaldığı otelde bir gecelik en ucuz oda bedeli 400 euro. Müsteşar Bey elbette Boğaz’ın önündeki en lüks odalarda kalıyor. Fiyatı 1.000 euro. Kim ödüyor  bu paraları? Ne ilginç rastlantılar bunlar!.. O gece general ve amiraller dahil pek çok subay tutuklanacak ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı, İstanbul Adliyesinden birileriyle otelde buluşuyor! Yok yok, kulis mulis yok! Belki de sadece hal hatır soruyorlar çoluk çocuktan söz edip özlem gideriyorlar! Yani bu tutuklama işlerinden falan hiç mi hiç söz etmiyorlar! Kimse kimseye direktif mirektif vermiyor.
Baksanıza devlet hayatı bile rastlantılarla dolu! l Emin Çölaşan / Sözcü



 

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş