Millî sanatın manifestosu

A+A-

Türk milliyetçileri ile Türk muhafazakârlarının kültür, sanat ve muhafazakârlık kavramları üzerindeki düşünce ve uygulamalarının çoğunlukla sağlıklı olmadığı kanaatindeyim. Bu sebeple de yeni ve yaratıcı sanat eserlerinin meydana getirilemediğini ve sanatta ciddi bir kısırlık yaşandığını düşünüyorum.
Konu, kültür ve sanatın da önemli gündem maddeleri arasında yer aldığı 30’lu, 40’lı yıllarda çok tartışılmıştır. Millî sanatın nasıl olması gerektiği konusunda bence en veciz yazılardan birini 1942 yılında Tasvir-i Efkâr gazetesinde Peyami Safa kaleme almıştır. Aşağıda özetini vereceğim yazı, millî sanatın âdeta manifestosudur. Yazının tamamını okumak isteyenler, Ötüken Yayınları’ndan çıkan “Peyami Safa - Sanat-Edebiyat-Tenkit” kitabına bakmalıdırlar. Yazıyı özetliyorum.
Sanatta millî, gelenek ve tarih köklerine indirgenemez. Mesela tiyatroda millî ortaoyunu ve Karagöz’e, musikide peşrev ve türkülere, resimde şalvar gibi geleneksel kıyafetlere, mimaride çini ve kubbeye, dansta zeybek vb. halk oyunlarına, şiirde Karacaoğlan vb. şairlere, romanda köylü çocuklarının aşklarına indirgenemez; Türk ve millî olmak hakkı sadece bunlara verilemez.
Harsın (kültürün) kökü, ortaoyunu, Karagöz, kubbe, zeybek, Âşık Kerem olabilir; fakat tekâmülü de mutlaka bunlar olamaz. Bu tohumlarla bunlardan çıkmasını özlediğimiz ağaçlar arasında biçim, hacim ve keyfiyet bakımından mutlaka bir istihale (gelişme) farkı olmalıdır. Karagöz’de arayacağımız şey Türk humor ve nüktesinin, çiftetellide arayacağımız şey Türk melodisinin ve ritmik dehasının, şalvarda arayacağımız şey Türk giyim estetiğinin, kubbede, zeybekte, Dertli’de arayacağımız şey Türk mimarisinin, şiir ve hayat anlayışının genel vasıfları ve tekâmül istidatları olmalıdır. Bu vasıfları ve istidatları sezmeye çalışmak başka, iptidai anane ve tarih merhalelerini olduğu gibi muhafaza etmek başka şeydir.
Sanatta millî, folklorun ve güzel sanatlara ait tarih merhalelerinin bize sezdirdiği genel vasıflarda ve onların gelişme potansiyellerinde aranmalıdır. Bu, taklit ve tekrarla olmaz. Taklit ve tekrar, tam tersine, bu eserlerin taşıdığı millî tekâmül potansiyelinin felce uğraması demektir. Cevher mahfuz kalmak şartıyla eskiden yeniye doğru bir gelişme şarttır. Halis millî düne ve yarına aynı derecede saygı besler.Kendi kendisi kalmak için düne, yaşamak, değişmek ve donmamak için yarına muhtaçtır. Bunun için inkılapçı olmayan bir millî yalancı bir millîdir, çünkü ölüdür.
Millî, maddede değil manada aranmalıdır. Mesela Karagöz’ün millîliği onun kıyafetinde, son derece geri ve çocukça dekorunda, mizanseninde değil; onu Nasrettin Hoca’ya, Pişekâr’a ve Kavuklu’ya bağlayan aydınlık ve tatlı hicvinin bize sezdirdiği Türkvari hayat ve varlık telakkisindedir.
Sanatta tekâmüle bağlı şekilleri aşamayarak satıhta kalmış bir millî, boyalı ve manasız bir millîdir. Soluk renklerini  tarihten almış, fakat manasını boş bırakmıştır. Bu, kartpostal millîsidir, Avrupa’da çalgılı kahvelerin Türk diye gösterdikleri panayır millîsidir; muşamba dekor ve mukavva ağaç millîsidir. İçinde bir tarih hatırasından zerre kadar millî hayat usaresi bulunmayan bu müstehase (ölü) millî yerine canlı millîyi yaşatmak. İşte sanatkârın işi ve ideali.
Biz, gelişmenin kurbanı olmaya aday şekillerimizle ve maddemizle değil, ruhumuza ait ebedî vasıflarımızla ve manamızla Türk’üz.
Türk milliyetçileri, Peyami Safa’nın 76 yıl önceki bu tespitleri üzerinde ciddi olarak düşünmelidir.
Zaruri bir not: Gerçek bir sanatçı, özellikle kaliteye önem verdiğini her fırsatta dile getiren bir sanatçı, nereden aldığı ödülün kendisine onur kazandırdığını ve nereden aldığı ödülün onursuzluk demek olduğunu bilmelidir.
 

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları