Standart başlar, düşünen başlar, aykırı insanlar...

Bir memleketten aykırı insanlar çıkmalı, çıkmıyorsa, orada ikiyüzlülük vardır, içtenpazarlıklılık, korkaklık vardır. Gerçeklerden korkulur orada. Orada herkes kökleşmiş, kronikleşmiş inançları, dogmaları ve tabuların oluşturduğu kalıpları yineleyip durur papağanca. Düşünmek için hep bu kalıplara başvurulur "Acep ne der, ne buyurur?" denilerek.

Oysa aykırılık; her an yeniden doğmak demek; düşüncede, bilimde, sanatta, hatta siyasette yeni ufuklar demek.

Yıllar önce yazdığım ve bir şiir kitabıma da aldığım o dörtlüğü yazayım aşağıya da, kimleri ve neyi kastettiğim daha bir netleşsin:

İnsanlar bilirim ölse de diri

İnsanlar bilirim sürüden biri

İnsan var, ufku dar, düşünen hayvan

İnsan var insana düşün iksiri

Evet sürüden biri olmaya talip milyonlar var bu ülkede. Ve bunların taptıkları başlar, düşünen başlar, aykırı başlar istemiyorlar, "standart başlar" istiyorlar. Bunu da bir horyatla dile getirmiştik:

Başvurdular

Her yola başvurdular

Standart başlar için

Düşünen baş vurdular

Bir memlekette eleştiri terk-i edepten sayılırsa, karşıdakine rüşvet-i kelam ederek mesajlar verilmeye çalışılırsa, fincancı katırları hep yaratılır ve onları ürkütmek günah diye belletilirse, farklı ve uç düşünenlere zerrece hoşgörü gösterilmezse, e o zaman elbette halkın %50'si inatla aynı telden çalacak, başka telleri hainlik sanacak.

Bunlara şok-press gerek ya da yöresel deyimle "modullayacaksın."

Tarih boyunca çeşitli alanlarda bu yapılmıştır. Nesimi yapmıştır "Enel hak" diyerek, Hallac-ı Mansur da öyle. Şeyh Bedrettin yapmıştır kalıcı izi kıyamete dek sürecek bir büyük fikirsel ve siyasal eylemi. Nasrettin Hoca, sıra dışı, ayrıksı olmasaydı, bir kuru softa olarak yaşayıp ölecekti. Ama yüzyıllardır yaşıyor, daha da yaşayacak.

Benim hayatımın çocukluk ve gençlik yıllarının büyük bir bölümü Erzurum'da geçti. Ben o yıllarda bu "aykırı insanlar"dan, "düşünen başlar"dan çok gördüm. Bunların kimileri Türkiye çapında ünlendiler; Naim Hoca, Teyyo Pehlivan, Gullebi Turan gibi... Ben daha yamanını tanımıştım, Mördülüklü Hacı Selahattin'di o, onun öyküsünü de yazdım, Nikolay'ın Av Köşkü adlı öykü kitabımda var. Şöyle kısaca bir anekdot araya sokuşturayım Mördülüklü'ye ilişkin. Hacca gidip geldi, bir süre sonra yobazlara kızıp sakalını kesti, yeniden rakıya başladı Mördülüklü. Ve bir süre sonra Erzurum çevresini dolaşan bir ABD'li rahiple tanışıp onunla Amerika'ya gezmeye gitti. Rahip bunu 3 ay gezdirdikten sonra baklayı ağzından çıkarmış "Selahattin, senin Müslümanlıkla aran yok, e bizi de gördün tanıdın, artık dön İsa Mesih'in yoluna."

Mördülüklü bilmez mi teslisi (üçlemeyi), bilir ve hemen cevabı yapıştırır:

-Ola gavat oğlu gavat, beni orda birine inandıramadılar, sen burada üç denesine nasıl inandıracaksan?

Bugünün Erzurum'unda Mördülüklü gibi adamlar yok ve Türkiye genelinde de yeni Bektaşiler çıkmıyor, onların eksikliğini çekiyoruz.

Yazarın Diğer Yazıları