Muhtıra değil seçim yardımı

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Rıza Zelyut, 27 Nisan üzerinden demokrasicilik oynayanlara ateş püskürdü: O bildiriyi yazan sizi ve iktidarı besleyen adamdır. Anadolu insanları, onca sıkıntılarını unutup din hatırına AKP’ye oy verdiler
Besleme basın; 27 Nisan’da, eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın kendi başına yazdığı o ünlü muhtırayı gündeme getirerek yeniden demokrasicilik oynamaya çalıştı.
Aralarında prof. lakaplı Mehmet Altan’ın da bulunduğu bu beslemelere şunu söyleyeyim:
O bildiriyi yazan adam; sizi besleyen adamdır.
O bildiriyi sarhoş kafa ile yazan adam; AKP’yi yeniden iktidar eden adamdır.
Amerika istedi
O bildiri ile ilgili olarak bilmem kaç kez, ’Bu iş AKP’nin ekmeğine yağ sürmüştür!’  diye yazdım.
O bildiriyi Amerika istedi, Büyükanıt da yazıp yayımladı.
Ve bu iş önceden planlan-mıştı...
Hükümet kanadı da ’Genelkurmay, Başbakana bağlııdır!’ diye hemen posta attı.
Yaşar Efendi de dut yemiş haziran bülbülleri gibi susuverdi.
Bu da öyle planlanmıştı.
Propaganda malzemesi
Ve Anadolu’da ve Kürtler arasında, ’Bakın bu hükümet generalleri korkuttu!’  diye propaganda başlatıldı.
Yaşar Efendi; bile bile işin içine ’Kutlu Doğum Haftası’nı katmıştı ve bu haftanın kutlanmasını bir biçimde eleştiriyordu.
Böylece, asker; Peygamber düşmanı gibi gösterilecekti. AKP de Peygamber’i savunan bir İslam yuvası gibi sunulacaktı.
Bu da önceden planlanmıştı.
Ve Anadolu’nun dini bütün insanları; onca sıkıntılarını unutup din ve peygamber hatırına yine AKP’ye oy verdiler.
Yani; AKP’ye muhtıra verilmedi; AKP’ye en az yüzde 10’luk genelkurmay desteği verildi.
Böylece, bugün yandaş yağcıların eleştirdiği o 27 Nisan muhtırası sayesinde AKP yeniden tek başına iktidar oldu.
60 yıllık plan
Cumhuriyetin yakın tarihini inceleyin, şu gerçeği göreceksiniz: Askerin yaptığı her darbe, askerin siyasete her müdahalesi; bugünkü iktidarı besleyen bir sonuç yaratmıştır.
Bu da tesadüfen değil, gayet bilinçli biçimde yapılmıştır.
Özellikle 1971 ve 12 Eylül darbeleri; son olarak 28 Şubat müdahalesi milli bilinci, çağdaş duruşu, modern düşünce tarzını hadım edecek bir iktidar yaratmak için devreye sokuldu.
Ve geldik bugüne...
Eğer önümüzdeki günlerde askerden hükümete yönelik yine bir çıkış gelirse, bilinmelidir ki bu; AKP’yi yeniden iktidara getirmek için yapılan 60 yıllık planın bir parçasıdır.
Darbelerin çocukları, darbelerin beslediği basındaki sahtekarların kimseye demokrasi dersi verecek hali de yüzü de yoktur.
 Rıza Zelyut / Güneş

***

Dövüşü kaybetti ama davayı kazandı
Anlatılan odur ki, Atatürk de  “Troya’nın öcünü aldık” diye mırıldanır, tarihe “Çanakkale geçilmez” diye yazdırırken.
Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Osmanlı’ya mütareke imzalattırılırken seçilen geminin adı bir sözü anımsatır: Agamemnon.
Savaşın en ateşli bölümünde Akhilleus Troyalıları püskürtürken “kudurmuş” gibi saldırır. Troyalılar korkar, hepsi surların içine sığınır.
Dışarıda, surların dışında, korumasız tek kişi kalır:
Hektor...
Öyle mücadeleler vardır ki, kaybetmeye değer!
Gün olur, yaşamı boyunca savundukları, topluma anlattıkları,  “suç” olarak karşısına çıkarılır.
Gün olur, insanlığın en büyük özlemi “barış” için verdiği mücadele, yazdığı kitaplar “savaş malzemesi” gibi önüne konur.
Gün olur, “gerçek aydın hem devletiyle hem toplumuyla barışık olmalı”  temeline oturttuğu aydınlanma mücadelesi, “halkı isyana teşvik” olarak dosyasına konur!
O gün ne yapacak?
Kazandım mı kaybettim mi diye bakmayacak.
Doğru yerde miydim yanlış yerde miydim diye bakacak.
Doğrularına inanıyorsa, içinde bulunduğu durum ne olursa olsun kazanmış demektir.
Benim sonum ne olur diye düşünmeyecek.
Savunduğum değerlerin sonu ne olur diye soracak.
Bu mücadeleye girenlerin sonuyla ilgili zaten birkaç gerçek var; onlardan biri olur.
Ama savunduğu değerleri yerde bırakmayacak, nerede olursa olsun, hangi koşullarda olursa olsun başının üstünde tutacak...
Herkes surların arkasına çekilip kendisini koruma altına aldı. Hektor tek başına kaldı.
Akhilleus’la çatıştı.
Dövüşü kaybetti ama davayı kazandı.
Değerleri uğruna ölmek, ölmemek üzere dirilmekti. Hektor’u izleyenlere sözüm Shakespeare’in diliyle olacak:
Yanında mısın karşısında mısın Hektor’un?
İşte bütün sorun!
Mustafa Balbay / Cumhuriyet

***

Türk kadınının temsilcisi: Eminanım!
Tayyip’in karısı Eminanım şimdi  “Türk kadınının temsilcisi” olarak Brüksel çıkarmasında.
Yanında 200 kadın daha götürdü.
Bunlardan bir bölümü iş kadını, bir bölümü ise Hanımefendi’nin bu gezisine katılma arzusu gösteren zengin kadınlardan oluşuyormuş.
Devlet Bakanı, aynı zamanda Tayyip’in tercümanı olan Egemen Bağış da Hanımefendi’nin refakatçıları arasında yer alıyormuş.
Eminanım Brüksel’de “Türkiye’nin AB sürecinde kadınların rolü” konulu bir panele katılacak ve “AB konusunda Türk kadınının nasıl tek yumruk olduğunu” gösterecekmiş.
Herhalde bu konuları çok iyi
biliyor!
Peki bu kafilenin ve özellikle Eminanım’ın harcamalarını kim karşılıyor?
Türk kadınının temsilcisi Eminanım!
Vay vay vay!
Türk kadınını, yüksek bilgisi ve eğitimi ile artık Eminanım temsil ediyor!
Aman aman aman!
Of of of!
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti’ne de zaten bu yakışırdı.
Helal olsun, helal olsun!
 Emin Çölaşan / Sözcü

***

Emine Erdoğan, “Türk kadınını anlatmak” için Ajda
Pekkan’la Avrupa’ya
gidecekmiş. Türk
kadınını anlayayım derken Avrupalının kafası iyice karışacak demektir...
Fahrettin Fidan

***

Demokrasiyi oyun
hamuruna çevirdiler

“Yazmasan olmaz mı?” “Çekmesen olmaz mı?” Eğer gazeteciysen, yandaş değilsen, yağdanlık değilsen, cevap tek kelimedir:  “Olmaz!” Ama siz kendinize uygun, nabzınıza göre şerbet veren bir gazete istiyorsanız, bu dediklerinizi yapacakları da bulabilirsiniz, var da, giderek çoğalıyorlar da... Kırk yıllık kapı yoldaşımız Mustafa İstemi, bugünlerde hep aynı lafla karşılaşıyor olmalı: “Keşke çekmeseydin?” Nedir çektiği fotoğraf? Bir Adalet ve Kalkınma Partili milletvekili en önde, oy sırası gelenlerin zarfının içine bakıyor, aman kırmızı ya da yeşil vermesinler diye... Zarfların içinde bazen yanlışlıkla renkli pullardan biri oluyormuş; onun için, yanlışlığı önlemek için o milletvekillini oraya dikmişler.
---
Başımız sıkışınca sık sık söylemez miyiz:
 “Demokrasi her ülkeye göre değişir!”
Mesela, bugün Türkiye’de “Ermenilere soykırım yapılmıştır” demek yasak değildir, Haydarpaşa Garı’nda da, Taksim Meydanı’nda da gösteriler yapılabilir. Ama İsviçre’de ya da Fransa’da “Hayır, soykırım yapılmamıştır” diyen Türkün yakasına yapışırlar, çünkü o ülkelerde “Soykırım yapılmamıştır” demek yasaktır. Hollanda İşçi Partisi, seçimlerde aday olmak isteyenlerden, tabii Türklerden garanti istiyor: “Partimiz, Türklerin Ermenilere soykırım yaptıklarını kabul etmiştir. Siz de bunu kabul ederek aday olabilirsiniz.” Bu da demokrasi... Prof. Dr. Yılmaz Kafadar, İzlanda’daki yanardağın sisine Macaristan’da yakalandı, uçak kalkmayınca bir minibüs kiraladılar, Romanya, Bulgaristan üzerinden karayoluyla Türkiye’ye döndüler...  Yılmaz Hoca soruyor: “Bunları Avrupa’ya nasıl almışlar?” Avrupa’nın “Hıristiyan kulübü” olduğunu unutursak...
 Hasan Pulur / Milliyet

***

1 Mayıs gösterileri nedeniyle Taksim ve çevresinde 36 bin polis görevlendirileceği söyleniyor.
Birinci İnönü Savaşı’nı 10 bin, İkinci İnönü Savaşı’nı 30 bin
askerle yapmıştık...
Melih Aşık / Milliyet

***

Taraf’ın fiyatı
Postmedya.com dikkat çekmiş; dünkü Taraf’ta Star gazetesinin ilanı vardı. Daha düne kadar, “baskı” kavgası yüzünden demediklerini bırakmamışlardı birbirlerine... Hele Taraf; Genel Yayın Yönetmeni eni konu günlerce konu edinmişti... Herşey süt liman şimdi; “ölüme kankalar!” Bir gazeteyi iddiasından vazgeçirmek bu kadar düşük maliyetliyse, yoktan iddia yaratmasını sağlamak da çok pahalıya gelmese gerek.

***

Ertuğrul Günay bunu hak etti
Ertuğrul Günay’ı tanırım. CHP’de yıllarca yöneticilik yaptı. Sonra sosyal demokrat çizgiden tam ters yöndeki çizgide olan AKP’ye katıldı. Şimdi de o çizgiyi bütün içtenliğinde savunuyor.  Onu dinlerken CHP’li bazı arkadaşları kürsüye sırtlarını döndüler. Ağır bir protestoydu.  Arkadaşlarının bu tavrından pek etkilenmedi gibi geldi bana. Çünkü süslü cümlelerle sürdürdüğü konuşmasında yeni çizgisine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyordu. 
Hatta yıllarca içinde bulunduğu, yöneticilik yapıp aynı yazgıyı paylaştığı CHP’ye darbe destekçisi yaftası yapıştırmaktan da çekinmedi.  Demek ki politika insanları bu kadar değiştiriyor. Ertuğrul Günay’ı izlerken kişisel olarak büyük bir üzüntü duydum. Çünkü benim değer yargılarımdaki olumsuz notunu hak ettiğini fazlasıyla kanıtladı.          Tufan Türenç / Hürriyet

***

Sessizler ülkesi
Değerli bir hukukçu Eric Fromm’un “Özgürlükten Kaçış” isimli kitabını okumamı önerdi. Aktardığı şu cümleyle birlikte; “İnsanlar özgürlükten kaçarlar, çünkü karar vermek sizi bedel ödemeye iter”... Devam etti; “Bilgi birçok kimsede var ama cesaret, vicdan ve bu vicdandan gelen sağduyu yok. Oysa özgürlüğü ancak inandığınız değerleri savunarak koruyabilirsiniz”... Ne güzel özetliyor. Tartışamayan, konuşamayan, yazamayan, bunu sürdürmeye çalışanların da sırayla susturulduğu medyasıyla, üniversiteleriyle, aynı şartlara getirilmeye çalışılan yargısıyla Türkiye “sessizler ülkesi”  yolunda hızla ilerliyor. Ruhat Mengi / Vatan

***

MİNİ YORUM
Deşifre...

Analizciye göre “Ergenekon deşifre edildi; örgüt büyük oranda ortaya çıkarıldı” Önce merak, sonra sabırla okudum. Eee hani? Medya üzerinden yayılan aralıksız iddia bombardımanı dışında hala bir şey yok ortada... Ha bir de devam eden mahkeme! Bu kadar insan psikolojik işkence altında bir meçhulü bekleyeceğine, deşifre edilse keşke, bilsek kim suçlu, kim yok yere ömür tüketti? Ama hani nerede?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları