Müyesser Yıldız’a mektuplar

A+A-
Afet ILGAZ

Sevgili Müyesser, yaşadığımız büyük haksızlık, hukuksuzluk faciasının içinde, seni hatırladığım bazı ayrıntılar oluyor. Benim bir Ankara kedim var, mesela ona baktığım zaman... Bir de üstelik yetmemiş gibi Bosna’dan gelen torunum, yarı vaşak bir kedi daha getirdi. Ben bu arada astım ve ürtiker atakları ile boğuşuyorum. Neyse günler gelip geçiyor, kuşlar gibi uçuyor... Bu arada çiçekler... Onlar da seni hatırlatıyor bana. Hepsini balkona yollamakla beraber eve yenileri geliyor. Hastalığımı bilmeyen arkadaşlarım lale taşıyorlar, yetmiyor, hastalıktan önce ilk defa küçük, boş saksılara ektiğim tohumlardan fesleğenler çıkıyor.
Keşke; ürtikerin yoksa, astımın da yoksa, sana çiçek yetiştirmeye izin verseler... Gri duvarların ve parmaklıkların arasında onların morlarını, pembelerini, sarılarını görmek, yeşillerini bilhassa görmek, iyi gelebilirdi.
Seni ve Silivri’de kapalı o mübarek adamları düşündükçe aklıma başka şeyler, başka kimseler de geliyor. Dünya edebiyatının çilekeşleri mesela. Kimininki çok özeldi, zenginliğinden, toprak ağası olmaktan ve bunları köylülere dağıtamamaktan mustaripti. Belki de evlilikten bıkmıştı. Bu Tolstoy’du.
Çocukluğunda yaşadığı  “travma” lardan, babasına duyduğu düşmanlıktan kaynaklanan derin yaraları çeşitli şekillerde tedavi etmeye çalışan, kumara tutulan ve birçok kere servetini kaybeden, Avrupa’ya giderek sırtında paltosu, ateşsiz bir odada çay içerek Suç ve Ceza’yı yazan Dostoyevski...
Daha niceleri; İslam bilginleri, romancılarımız, şairlerimiz ve bu uğurda mesela şairliğinin ceremesi olarak boynunu verenler, Nefi gibi...

***


   Ben lafı döndürüp dolaştırıp  “roman” a getireceğim. Romanı çok önemsiyorum. Hayatımda hiç aralıksız gece gündüz roman okuduğum zamanlar oldu. Bana iyi geliyordu, dertlerimden kurtulduğumu, hiç değilse onların azaldığını hissediyordum. Roman gibi biyografiler de hoşa gider. Ben bir zamanlar Sovyet Alleksandra Kollontay’ın biyografisini başucu kitabı yapmıştım.
Maksim Gorki... Fırın işçisiyken yazmaya başladı. Ona yol gösteren yaşlı, bilge bir arkadaşı vardı. Roman yazabilmek için Orhan Pamuk gibi Amerika’ya gitmek gerekmez. Gidersen de romanların için her türlü destek verilir ama okuyan onları anlayamaz ve sevemez.
Fransız Collete oyuncu bir kadındı ve yazdıkları kendini anlatıyordu ama çok caziptiler. Romanların bazıları ve en çoğu böyle başlar, kendini anlatırsın. Yahut kurguya kendini de koyarsın. Anna Karanina’da Tolstoy vardır. Dostoyevski’nin romanlarında da öyle.  “Hikmet” i yakaladığın takdirde, hayatın özünü keşfedebildiğin ve bunu yansıtabildiğin takdirde o roman iyidir veya daha iyi olma eğilimindedir.
Bizden Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur’da kendini ve dönemini anlatmıştır. Bir zamanlar başucu kitabımdı.
Sevgili Müyesser,  “roman” ı düşün. Onu yazmak da okumak kadar zevkli olabilir. 1970’lerde yazdığım  “Aşamalar” ı gece gündüz ve zevkle ve yorulmadan yazmıştım. Küçük puntoyla 600 sayfadır.
Hayatına “roman” ı kat. Demir parmaklıklar önemini bir nebze kaybedecektir. Belki de hapiste yazılan Kemal Tahir romanları gibi bir başlangıç olacaktır. Ama roman insan hayatına girmelidir. Bilhassa tutuklanmış, yarıda kesilmek istenmiş hayatlara. Hayatı bütünlemek adına...

Yazarın Diğer Yazıları